Slm Slm
Merhabâ
Âbdest kelimesi Türkçe'ye Farsça'dan geçme bir birleşik kelime "su ve
tutmak, elle
kavramak (desti >testi, deste, destgâh>tezgâh) " kelimelerinden yapılmış.
Ayrıca "abdest"
kelimesi ile "baptist (vaftiz)" kelimesi beñzerliğine dikkat edilmeli.
Fıkıhçılar bu kelime yerine
" wudhû' " kelimesini kullanırlar. Qur'ân'da ise bunuñ yerine "gusl, gasl"
kelimesi geçiyor;
Mâide 5/6'da.
"Gusl,gasl" kelimesi "güzel koku sürünmek, suyuñ her hangi bir şey
üzerinden akması,
su serpmek, ıslamak" için kullanılan bir kelimedir, soñradan bu kelime her
nedense abartıldı ve
yıkamak añlamına sokuldu. "Gusl, gasl" kelimesi; "ıslamak" añlamına gelir.
Fıkıhçılar ise bu
kelimeyi "boy âbdesti" için kullanıyorlar, ALlâh yañlış mı bildiriyor acabâ,
fıkıhçılara göre?
Şimdi fıkıhçılar yüzünden gusül dediğimiz "boy âbdesti" ise,
Qur'ân'da
"ıttıhâr(=temizlenme) diye geçiyor, Mâide 5/6'da.
E~ûdhü b'İLlâh b'ism'İLlâh ( Bu kısa şekli idi, açık uzun hâli de
şu; E~ûdhü b'İLlâhi
min eş şeytân ir racîmi b'ism'İLlâhi r Raxmân ir Raxîm)
Naxl 16/98'de "fe idhâ qara' te el qur'âne fe iste~idh b'İLlâhi min
eş şeytân ir
racîm" " ... Qur'ân okuduğunda/okuma sırasında artık racîm şeytândan ALlâh'a
sığınmayı iste."
yazar, burada este~îzü b'İLlâh (ALlâh'a sığınmayı isterim / istiyorum) demeyiz,
e~ûzü b'İLlâh (
ALlâh'a sığınırım) deriz.
Neml 27/29-30'da "Dedi: Ey mele' ! Doğrusu ilqâ olundu
/kavuşturuldu,kavuştu/buluşturuldu baña, kerîm bir kitâb/mektup/yazı. Doğrusu o,
Süleymân'dandır
ve doğrusu o Rahmân Rahîm ALlâh'ın adı iledir."
Aşağıdaki yazılan âyet için bütün kaynkalra Yesrib’de (Medîne’de)
nâzil oldu yazıyor,
demek ki salâtı iqâme etmek de/namâzı kılmak da Medîne’de farz kılınmış, ayrıca
Cum~a Sûresi iniş
sırasında 110 civârında demek ki ResûlULlâh AS. Hicret sırasında Kuba’da iken
Cum~a farz olmamış
değil mi?
Mâide 5/6
"yâ eyyü hâ elledhîne âmenû
idhâ qum tüm ilâ es salâti
fe iğsilû wücûhe küm we eydiye küm ilâ el merâfiqı
we imsexû bi rüûsi küm we ercüle küm ilâ el ka~beyni
we in kün tüm cünüben fe ıttahhirû
we in kün tüm merdhâ
ew ãlâ seferin
ew câe exadün min küm min el gâitı
ew lâmes tüm ün nisâ'e
fe lem tecidû mâen.
fe teyemmemû sa~îden tayyiben
fe imsexû bi wücûhi küm we eydiye küm min hü
mâ yürîdü ALlâhe li yecãle ãley küm min kharacin
we lâkin yürîdü li yütahhire küm
we li yütimme ni~mete Hû ãley küm
leãlle küm teşkürûne"
"Ey o kimseler ki îmân ettiler(= Ey îmân edenler)!
salâta kalktığıñızda
artık gaslediñ(=ISLAYIÑ) yüzleriñizi, ve dirseklere değin
elleriñizi de
ve meshediñ(= SIVAZLAYIÑ) başlarıñızı ve iki "ka~b"a/aşık kemiğine
(ya da incik
kemiğine ) değin ayaklarıñızı
ve cünüb(cânibler) oldu iseñiz artık ıttıhâr ediñ/temizleniñ
ve sayrı/hasta olduñuz ise
ya da sefer üzere iseñiz (yolculuktaysañız)
ya da sizden birisi geldi ise gâittan (boşaltım yerlerinden çıkma
oldu ise,
katı,sıvı, gaz)
ya da kadınlar ile lems ediştiyseñiz (burada fiil işteşlik
çatısında, karşılıklı
yapılma var) (böcekleriñ antenna/duyargalarına da lâmise denir. )
böyleyken/artık bulmadı/erişemedi/elde edemedi iseñiz suyu
o hâlde teyemmüm ediñ/kasdediñ/yöneliñ "tayyib bir sa~îd"e
öyleyse meshediñ/sıvazlayıñ yüzleriñizi we elleriñizi ondan
ALlâh size haracdan(zorluktan) bir şey bile kılmak için irâde
etmiyor/etmez(istemiyor,istemez)
aksine ALlâh sizi tathîr/temizlemek için irâde ediyor/eder
we ni~metini size tamâmlamak için irâde ediyor/eder
umulur ki şükredersiñiz/şükredesiñiz diye"
Nisâ' 4/43'te
"yâ eyyü hâ elledhîne âmenû
lâ taqrabû es salâte
we entüm sükârâ hattâ ta~lemû mâ teqûlûne
we lâ cünüben
illâ ãabirîne sebîlin hattâ teğtasilû
we in kün tüm merdhâ
ew ãlâ seferin
ew câe exadün min küm min el gâitı
ew lâmes tüm en nisâ'e
fe lem tecidû mâen.
fe teyemmemû sa~îden tayyiben
fe imsexû bi wücûhi küm we eydiye küm
inne ALlâhe kâne Ãfüwwen Gafûren"
"Ey o kimseler ki îmân ettiler
salâta yaklaşmayıñ
ve siz esriksiñiz/sâkirsiñiz/sarhôşsuñuz ta ki bilirsiñiz ne
dersiñiz/ne dediğiñizi
bilinceye değin
ve (yaklaşmayıñ salâta) cünüb (cânibler) olarak
" ~âbirîne sebîlin" değilse(/" ~âbirîne sebîlin" dışında) iğtisâl
edinceye değin
gasloluncaya/ıslanıncaya değin
ve sayrı/ik/sökel/hasta olduñuz ise
ya da sefer üzere iseñiz (yolculuktaysañız)
ya da sizden birisi geldi ise gâittan (boşaltım yerlerinden çıkma
oldu ise,
katı,sıvı, gaz)
ya da kadınlar ile lems ediştiyseñiz (mülâmese,limâs; burada fiil
işteşlik
çatısında, karşılıklı yapılma var)
böyleyken/artık bulmadı/erişemedi/elde edemedi iseñiz suyu
o hâlde teyemmüm ediñ/kasdediñ/yöneliñ "tayyib bir sa~îd"e
öyleyse meshediñ/sıvazlayıñ yüzleriñizi we elleriñizi
Doğrusu ALlâh Ãfüww ve Gafûr oldu/idi."
Burada yazma mecbûriyyetinde olduğumuz bir nokta var; kadınlarıñ
âdet
görmeleri(hayız,nifâs,regl) yalñızca âbdesti bozmalı değil mi, boşaltım
organlarından çıkanlar
sebebiyle, yoksa boy âbdestini gerekli kılacak bir hâl olmamalı, öyle olsa bile
teyemmüm yapılır,
salâtı iqâme etmeye(namâz kılmaya engel olabilen yalñızca Qur'ân okumaktır,
namâzıñ soñradan
kılınması diye bir şey yok, savaşata bile kılınıyor). Mâide 5/6 ve Nisâ'
4/43'te görüldüğü üzere
teyemmüm yapılabilir, ALlâh bize zorluk istemiyor. Bu âbdest bozulma hâli
sürekli ise; teyemmüm
edilir, böylelikle ibâdet edilir. Baqara 2/222
"we sorarlar/isterler/soruyorlar hayızlıdan, de; o ezâdır/eziyeettir/incinmedir
artık
kendiñizi azlediñ kadınlardan hayızlı iken, onlara yaklaşmayıñ da temiz oluncaya
değin(akıntı
kalmayıncaya değin), artık onlar tetahhür ettiğinde /temiz
olduğunda..."
Âbdest ile ilgili âyet; nakillere göre herkesçe Medîne'de geldi
diye yazılır, öyleyse
salâtı iqâme etmek de Medîne'de farz olmuş. Müzzemmil 20'deki namâz kılma ile
ilgili kısımlar da
Medîne'de inmiş.
Boy âbdestinde temizlenme için; ağız ve burun da bedeniñ dışı gibi
temizlenir, bu
organlar bedeniñ dışı gibidir, dalağımızı yıkayamayız ya :).
Salât konusuna dönelim; öñ bilgi âyetlerdeki "fe" edâtı/bağlacı
"artık, öyleyse, o
hâlde" diye çevrilmiştir, bu bendeki kusûrdur. Yeri geldiğinde "de,da, dahi
"bağlacı da oluyor
"fe" harfi, aslında matematiğe göre âyeti yazmak gerekli.
E~ûdhü b'İLlâh b'ism'İLlâh
Baqara 2/187
"... we külû we şrebû hattâ yetebeyyene le küm
ül khayt al ebyadhı min el khayt il esvedi
min el fecri
thümme
etimmû s sıyâme ilâ el leyli ... "
"... we yeyiñiz ve içiñiz tebeyyün oluncaya/belirli oluncaya değin
size
ak hat/çizgi kara hattan/çizgiden
fecrden/fecre göre
soñra yine/bunuñ gibi(=ak hat kara hattan tebeyyün edinceye değin
)
tamâm ediñiz/ bitiriñiz sıyâmı/oruçları,namâzı leyle/GECEye
değin... "
Dikkat geceye değin, biz ne yapıyoruz güpe gündüz, aydınlıkta akşam
namâzı kılıp,
oruç bozuyoruz. Meraklısına, bu âyet için Hasan Basrî Çantay meâlinde dip not
koymuş, kimilerine
göre bu geceye değin ifâdesi ufukta kızıllığıñ geçmesidir diye yazmış, Ebû
Hanîfe'den nakledilen
de budur. Bu nakiller delîl sayılmaz. Âyet açıktır ki "leyle değin, geceye
değin", İsrâ 78'de de
"leyliñ gaseqıne değin", añlam açıktır.
Âyetteki "sümme (thümme)" edâtı/bağlacı, kendinden öñcesini
soñrasına añlamca ortak
eden bir edâttır, meâlci ve tefsîrcilerimiz bu "sümme" edâtını neden yalñızca "soñra"
olarak
çevirirler ki? Âyette şu var; fecr salâtı için nehârda (gündüzde) ak çizgi kara
çizgiden
ayrılıyacak derecede alacakarañlık ise , leyl(gece)de de ak çizgi kara çizgiden
ayrılamayacak
derecede alacakarañlık.
Bu arada nehâr (gündüz) ve leyl (gece) kelimeleri asıl Arapça
değildir, İsmâîl SS
torunlarına asıl Arap denir. Araplar'da "fecr""subh, sabâh, ısbâh","mesâ',ems
(akşam,dün)" "~ışâ
(akşam,gece)" kelimeleri var zâten.
Ayrıca âyette geçen "sıyâm" kelimesini "sawm" kelimesiniñ çokluk
hâli olarak tercüme
ettik. "sawm" kelimesi de Arapça değil. "Sawm" kelimesi yerine Türkçe'de;
Türkçe'ye Farsça'dan
geçmiş "rûcik" kelimesinden oruç kelimesi añlamına kullanılır, ayrıca,
Arapça'daki "sawm" kelimesi
devekuşunuñ çımkırmasına ve pisliğine denir. Kötü görünüşlü bir ağaca denir ki
yenmesi yasak olan
Cennet'teki ağacı da hatırlatıyor ki nefs bundan beslenir. Bu ağacıñ altında
gündüzüñ ortası
yarısında gölgelenmeğe de "sawm" denir ki bu da bu ağaçtan yararlanmaktır, hatra
getirilsin ki
Âdem SS ve Havvâ anamıza ağaca yaklaşmak bile yasaktı. "Sawm" kelimesi kilise
añlamına da gelir
(Xacc 22/40)
Türkiye üzerinde iki sâat dilimi var, İskenderun üzerinden geçen
boylam ayırıyor
Türkiye'yi, ve bu mahkeme karârıyla değiştirilemez, Diyânet İşleri Fetvâsı ile
değişemez bu (!).
Ama Diyânet İşleri Başkanlığı, ALlâh'ıñ koyduğu qânûnu değiştirmiş, Türkiye'yi
tek sâat dilimi
yapmış. Sâat dilimleri Greenwich'e göre belirlenmez, başlangıç noktası neresi
alınırsa alınsın
aynidir, bir yer iki sâãt diliminde ise değişmez, Greenwich’ten başlatmayıp
başka yerden başlatsak
bu ke z İsekenderun olmaz ama Türkiye’deki bir başka boylam gene sâãti ayıran
dilim olur. Bu
yüzden Diyânet İşleri'niñ takvîmi akşam ezânı için, İskenderun doğusu için doğru
gibi iken ,
İskenderun batısı için 22 dak. ile 27 dak.(İzmir için) arasında erken
okunuyor.
Akşam (~ışâ) namâzı vakti için ;Ebû Hanîfe'den de nakledilen tanım
,ama Hanefîler'ce
uyulmayan tanım; fecr için ufuktaki kızıllıktan öñceki ağartı (sabâh namâzı
vakti için) ya da
akşam için ufuktaki kızıllıktan soñraki ağartı ( ~ışâ', akşam namâzı vakti
için).
Baqara 2/238 E~ûdhü b'İLlâh b'ism'İLlâh
" Hâfizû ãlâ es salawâti we s salât il wustâ we qûmû l'İLlâhi
qânitîne"
" Hâfizû ãlâ es salawâti we s salât il wasatî we qûmû l'İLlâhi
qânitîne"
" Hâfizû ãlâ es salâti we s salât il wustâ we qûmû l'İLlâhi
qânitîne"
" Hâfizû ãlâ es salâti we s salât il wasatî we qûmû l'İLlâhi
qânitîne"
“ Xâfizû ãlâ el salûti we l salût il wasatî …”
" Salawâta(salâtlara ya da salâta) dikkat ediñiz, salâtı(ya da
salâyı) ortalayana da
..."
Burada saçma bir îzâh var, nedense 5 vakti göstermek için
kulp/bahâne aramak gereği
çıkmış, Fakhr üddîn el Râzî gibi tefsîrcilere göre[el Râdhî adlı tefsîrci
yazdığı tefsîre "
Mefâtixu l Gayb " adını koymuş, Qur'ân'daki âyet ise şu; En~âm 6/59 E~ûdhü
b'İLlâh b'ism'İLlâh "
mefâtix ul gaybi ~ınde ALlâh" "mefâtihu l gayb ALlâh katındadır/ yanındadır"
Ne demiş oluyor el
Râdhî, benim yazdığım bu tefsîr ALlâh'ıñ yanındakidir, şu cür'ete bakınca ne
demek gerekli ?];
"salawât kelimesi çoğuldur, çoğul Arapça'da eñ az üçtür, (buraya
değin tamâm), salât
il vustâ da dördüncüdür, dördüñ ortası olmaz, öyleyse beştir (!)"
İmdi; "desem ki şu adamlara dikkat et ortadaki adama da " buradan
ne añlaşılır
ortadaki adamı öñceki bahsettiğimiz, gösterdiğimiz adamlar içinde mi ararız
yoksa başka yerde mi?
"Şu adamlara dikkat ediñ ORTAdaki adama da dikkat ediñ" bunu deyince "ORTAdaki
adam " "şu
adamlar"ıñ içindedir değil mi? Nasıl olur da "salavâta , salat-i vustâya da"
derken, salât-i vustâ
dördüncü olur? Açık olarak belli ki, salât-i vustâ (orta namaz yañlış
tercümesini kabûl etsek
bile) olsa olsa salavâtıñ içindedir, dördüncü olamaz.
Salât il vustâ dördüncüdür, dördüñ ortası olmaz derken, ORTAsı
olması gereği gene
salât il vustâ kelimesine bağlanıyor, birileri de bu yalana inanıyor,
akletmiyorlar ve
düşünmüyorlar.
Mâdem ki salawât kelimesi çoğuldur, neden "işte 5 vakit burada"
demek yerine, Râzî,
5 vakit için kulp bulmaya çalışıyor?
Oysa denilen bir şey doğru, salât il vustâ; salâtı ortalayan ya da
ortaya dikilen
değnek demek; nehârı/gündüzü ikiye ortadan ayıran ân. Arapça'da "salâ"
kelimesi insânıñ sırtınıñ
ortasına [ki Türkçe'de buña "yarın" denir, sırtıñ ortasındaki yarık gibi olan
çukurca oluk ki bu
omurganıñ çukurudur] , dört ayaklı hayvânıñ arkası/sırtı ortasına denir, ya da
dört ayaklınıñ
kuyruğunuñ sağ ve sol tarafına /yanına [gündüzüñ iki tarafı gibi] denir ki,
çokluk hâli "salawât"
gelir. Bu Arapça lügatlerde böyle yazar, bu âyetteki "es salât el vasatî/vüstâ"
için bu yüzden
gündüzüñ iki salâsı (yanı)nı ortalayan yazdık. Gündüz bir çemberiñ yarısı, gece
de kalan
yarısıdır, gece ile gündüz birbiri üzerine kıvrılır, birbirine girer, gündüzüñ
sırtı ortası olan
nokta "salât-i vüstâ" işte.
Ayrıca "salw" kelimesi insânıñ ya da hayvânıñ sırtınıñ ortasına
vurmak ya da dokunmak
demektir.
Yere çok çok ince bir değnek/çubuk/ dikelim, ya da bir kâğıda iğneyi
dik olarak
batıralım, gölgesi gündoğumundan öğle ânında değin batıya doğru olacaktır, öğle
Ânından soñra
birden bire gölge doğuya doğru yönelir, işte salât-i vüsta esprisi burada.
Hûd 11/114 E~ûdhü b'İLlâh b'ism'İLlâh
"we eqım is salâte tarafeyn in nehâri we zülefen min el leyli ..."
"we salâtı iqâme et gündüzüñ iki tarafında/yanında, geceden de bir
zülef olarak..."
Burada Elmalılı Mehmed Hamdî Yazır da, 5 vakit için kulp aramış,
"zülef" kelimesi
çoğuldur demiş, saçaklar demiş, kelime saçak añlamında olsa da, geceniñ
saçakları demek için
"zülef el leyli" denir Arapça'da. Zülef için, Farsça zülüf (saç,saçak)
kelimesiniñ çoğulu demiş
Elmalılı, çoğul olduğu için de üçtür demiş, zülüfler için, akşam, yatsı, sabâh
namâzı demiş,
sabâh namâzını gece namâzı yapmış(!) , gündüze de elbette öğle ile ikindi
kalmış, ama
tutturamamış gene de Elmalılı, şu yüzden ; âyette " gündüzüñ iki yanında "
yazıyor, öğle ile
ikindi namâzları gündüzüñ ayni tarafında /bir yanında, nerede gündüzüñ ilk
yarısınıñ namâzı?
Üstelik sabâh namâzına n'asıl gece namâzı diyor Elmalılı? Hasan Basrî Çantay,
burada üstâdı
Elmalılı'nıñ saçmalamasına katılmaz, meâlinde bu âyet için düştüğü dip notta
"gündüzüñ iki
tarafındaki namâzlar, sabâh, öğle, ikindi, gecedeki namâzlar da akşam ve
yatsıdır" deyip işiñ
içinden sıyrılır. Farsça'da zülüf alna düşen saça denir ki ak alnı ayıran kara
çizgi olur değil
mi?
Bu zülef kelimesi añlaşılacağı üzere Arapça değildir, bir de şu
var; Farsça zülüf
kelimesinden çoğul da olmuyor. Doğru yazımı ve okunuşu "jülef,jülebf, julev..."
bu kelimeniñ.
Kuzey eñlemlerinde yılıñ belli günlerinde/aylarında iyice karañlık
olmaz, dolayısıyla
alacakarañlık olur, her iki ufukta doğu ve batı ufkunda halka göre (civil)
deñizcilere göre
(nautical) ve astronomiye göre alacakarañlık olmaz, ama şafak olur, Ebû
Hanîfe'den de nakledilen
tanım (ama Hanefîler'ce uyulmayan !); ufuktaki kızıllıktan öñceki ağartı
(fecr,sabâh namâzı vakti
için) ya da kızıllıktan soñraki ağartı ( ~ışâ', akşam namâzı vakti için). Her
iki ufukta da
alacakarañlık var olduğu zamânlarda, bir nesneniñ iki yanında da gölge olur
değil mi? İşte tam
şafak ânında iki gölge arasında bir ânlık da olsa ak bir hat/çizgi meydâna
gelir, "zülef" bu işte
Yeryüzü'nüñ ılıman kuşağınıñ kuzeyinde açık olarak gözlenebilir.
Buña misâl olarak Alaska'daki Barrow'u verelim 23 Mart 2003'te
(civil twilight)/halka
göre alacakarañlık, 8 Nîsân 2003'te (nautical twilight)/deñizcilere göre
alacakarañlık, 25 Nîsân
2003'te astronomiye göre ne sabâhleyin ne de akşamleyin alacakarañlık olmamaya
başlar, 12 Mayıs
2003'ten başlayarak 2 Ağustos 2003'e değin de 82 gün boyunca güneş hîç batmaz,
20 Ağustos 2003'te
astronomiye göre, 6 Eylül 2003'te deñizcilere göre, 22 Eylül 2003'te de halka
göre alacakarañlık
olmaya başlar, 23 Mart'tan 22 Eylül'e değin 183 gün yatsı için UYDURULAN vakit
olmaz. ALlâh
burasını unutmuş mu hâşâ? Yoksa añcak kuzey ve güney 50 derece eñlemler
arasındakiler mi müslüman
olabilir 5 vakit diyenlere göre? Ayrıca 20 Kasım 2003'ten 24 Ocak 2004'e değin
de Barrow'da güneş
doğmuyor. Ama alaca karañlık oluyor. Fıkıhçılar bu zamanllarda YATSI farz değil
diyorlar, hani 5
vakit farz idi?(!)
Kimileri de zülef kelimesini Arapça olduğunu varsayıp,
yakınlar/yakın sâatler diye
çevirmişler, ve "zülefen min el leyli" için demişler ki geceniñ gündüze gündüzüñ
geceye yakın
sâatleri, mevsimlere göre gece ve gündüz kısalıp uzaması ile kışın gece olan
kimi sâatler, yazın
gündüz olur, iyi de yatsı her ne şekilde olursa olsun bu sâat dilimlerine denk
düşmüyor, gündüzüñ
geceye ya da geceniñ gündüze yakın sâatinde mi kılınıyor yatsı?(!) Üstelik
geceniñ yakın sâatleri
denmek istense âyette, zülefe'l leyl denir ama âyette "zülefen min el leyli
(geceden bir zülef
olarak) " yazıyor. Yakın sâatler diyenler de Elmalılı gibi, Fecr Salâtını gece
namâzı sayıyorlar,
üstelik âyet gündüzüñ iki yanı diyor, ikindi ile öğle ayni tarafında, gündüzüñ
fecr ile öğle ânı
arasındaki namâzı nerede öyleyse?
Bir de şu tuhaf tercüme/meâl var, gündüzüñ iki ucu yazıyormuş bir
meâlde, geometri
bilmeyen bir kişiden añcak bu beklenir diyeceğim başka bir şey diyemem. Âyetteki
taraf kelimesini
uç diye çevirmek hangi semantik temele dayanır, gündüz ile geceyi Euklid (Öklid)
geometrisindeki
doğru parçaları olarak añlamak hangi düşüncesizlikle îzâh edilebilir,
bilmiyorum, orijinallik
olsun diye yapılan bu tercümeden, şu çıkar, gündüzüñ iki ucunda namâz kılınır,
gündoğumu ve
günbatımı ÂNı, başka bir ÂNda da kılınamaz. Gündüzü ve geceyi doğru parçası
olarak varsayan kişi,
eline bir sopa alsın bunuñ ortasını bulsun iki tarafı neresi diye baksın
ortasından uçlarına değin
diyecektir, öyleyse taraf kelimesini neden uç diye tercüme etmiştir? Bu meâli
yazan kişi aslında
Türkçe'deki "uç" kelimesiniñ "taraf" añlamına geldiğini, şimdiki
Türkçe'mizde(İstanbul şîvesi) ise
bunu yañlış kullandığımızı biliyor da böyle yazmışsa, bunu açıklayıcı bir not
yazmalıydı. Ama bunu
da yapmamış, eski lügatlere bakıp, onlarda taraf kelimesi için uç yazılmasını
orijinallik olsun
diye oradan alıp yazmış gibi. Ya da Kütüb- ü Sitte’deki sahîh(!) bir hadîse
dayanarak namâzı 2
vakte indirmek mi istiyor bilemiyorum.
Gündüzüñ iki yanı;
bir yanında Fecr(Sabâh) Salâtı ki fecrden (ak çizgi kara çizgiden
belirdiği ândan)
öğle ânı'na(salât-i vustâya) değin,
öteki yanında Zuhr/Zahîre(Öğle) salâtı ki salât-i vustâdan ak
çizgi kara çizgiden
belirlenemez olduğu âna değin (ki bu âna Ebû Hanîfe şafak diyor ve şafak
ufuktaki kızıllığıñ geçip
ağartı kalmasına denir diyor),
bu ândan tâ Fecr'e değin de ~Işâ (Akşam) Salâtı kılınır.
İsrâ 17/78-9 E~ûdhü b'İLlâh b'ism'İLlâh
"eqım is salâte li dülûk iş şemsi ilâ el gaseq ıl leyli
we qur'ân el fecri
inne qur'ân el fecri meşhûden
we min el leyli fe tehecced bi hi nâfileten le ke ..."
"Salâtı iqâme et şemsiñ(/güneşiñ) dülûkünden geceniñ gaseqıne/
başlangıcındaki
karañlığına/kararmasına/ gözüñ göremez olduğu puslandığı ânına değin,
fecriñ qur'ânını da,
Doğrusu fecriñ qur'ânı şâhidlidir
ve geceden teheccüd et onunla, nâfile olarak SAÑA mahsûs olmak
üzere..."
Fecr Salâtı'nıñ, fecr ile gündoğumu (Şemsiñ tulû~u) arasında
kılınması tercîh
ediliyor, bir sebebi de bu âyet olmalı, bu sırada Melekler şâhid olurlar okunan
Qur'ân'a, Fecr
Salâtı'nda Qur'ân açıktan(cehren, cehrî) okunur ya hani, bu da soñradan
katılmış, A~râf 7/205
bununla ilgili bir ipucu veriyor sanırım;" ve zikret Rabbiñi içinden/nefsiniñ
içinde tedharru
ile/yalvararak ve khawf ile/korkarak ve sözden cehrî olanıñ altında
olarak/fısıltı ile ..." Qadr
97/4,5 âyetleri de konu ile ilgili.
Bu âyette qur'ân kelimesi de namâz diye çevrilmiş, bu tuhaf değil mi?
Qur'ân kelimesi
Arapça mı? Buradaki qur'ân kelimesi QRE kökünden bir nesneyi başka bir nesneye
eklemek, katmak
kökünden ad olur ki kimileri parça parça indirilip birbirine eklendiği için bu
adı almıştır
demişlerdir. Âyette astronomi ile ilgili bir kavram.
Bu âyetteki gaseq kelimesi için Felaq Sûresi'ne de bakılmalı "
gâsiqın idhâ weqabe"
gaseq kelimesi gözüñ göremez olduğu puslandığı âna denir ki işte ak çizgi kara
çizgiden ayrılmaz
olduğu âna, akşam için 10 puntoluk yazı gözle okunmaz hâle geldiği âna, sabah
için de 10 puntoluk
yazı okunabildiği âna denk gelmiyor mu? Baqara 2/187'e bakılsın. Ayrıca En~âm
6/96'da "fâliq ul
isbâxı" ifâdesi ile de felaq kelimesi fecr ile de ilgili.
"ilâ gaseq ıl leyli" "geceniñ gaseqıne değin"; 5 vakit namâz
diyenlere göre hangi
namâzlar İsrâ 78'deki gibi güneşiñ doğuşundan geceniñ karañlığına değin
kılınıyor? Cevâbı açıktır
ki hiçbiri. İkindiyi bu vakte değin kıldırtmıyorlar, akşamı da bu vakte değin
kıldırtmıyorlar,
güpe gündüz akşam namazı vakti bitiriliyor, yatsı ise İsrâ 78'de belirtilen
vakitten daha soñra
başlayıp sabâha değin kılınıyor? Minâreyi çalmışlar ama kılıfı uyduramamışlar
işte.
Mu~âwiye ve beñzerleri siyerleri tahrîf ettirirken kimi yerleri
unutmuş, Siyer'de
kayıt şöyle değiştirilmiş, ama aslı añlatılmış gerçekte(!) " ResûlULlâh SS
Mi~râc'dan öñce 3 vakit
salât iqâme ediyordu " ve şu uydurma Mi~râc hadîsine göre 5 vakit yaptı(!)
ResûlULlâh SS'a salât
iqâme etmek(namâz kılmak), gerçekten bildirildi ama 3 vakit olarak ve Hicret'ten
öñce namâz
emredilmemiş.
Üstelik bir nokta daha, Hanefîler'e göre 49,5 derece eñlemiñ
kuzeyinde (coğrafyaya
göre ılıman bölge sınırı burası 50. derece eñlemi) yılıñ belli zamânlarında hîç
tam karañlık
olmaz, ama şafak olur (hem sabâh hem de akşam), alacakarañlık olur, buralarda
YATSI için uydurulan
vakit hîç olmaz yılıñ belli zamânlarında, Hanefîler'e göre bu zamânlarda yatsı
kılınmaz, hani 5
vakit FARZ idi (!) Yukarıdaki Alaska Barrow örneğine bakılmalı.
Ayrıca Müzzemmil 73/20'de namâzda Qur'ân'dan kolayıñıza geleni
okuyuñ yazıyor,
namâzda Qur'ân'dan başkası okunmaz demek ki.
"Sübhâne Ke" , "Salli ve Bârik", "Rabbenâ" du~âları namâz dışında
okunabilir.
Rabbenâ du~âsı da âyette geçtiği şekliyle namâzda âyet olarak
okunabilir, yoksa du~â
şekli ile âyet şekli farklıdır, dikkat edilmeli. Baqara 2/200,201 ; İbrâhîm
14/41 âyetlerine
bakılsın.
"ettehıyyâtü" denen garîp metin hiç bir zamân okunamaz. Hani şu
uydurma Mi~râc
hadîsine göre uyarlanmış du~â. İçinde Es-selâmü ve eşhedü ifâdesi yañlış
kullanılan du~â, hani
A~râf 7 /172'de
"we Rabbiñ, Âdem oğlundan sırtlarından/arkalarından zürriyyeti
aldığında, onları
şâhidlendirdi nefslerine/kendilerine "
"Ben , Rabbiñiz değil miyim?" (Âdemoğlu) Dediler; evet şâhid
olduk..."
Buradan da añlaşılacağı üzere bu sırada( ki bu sıra yaratılma ile
haşredilme ânıdır).
Yalñızca ALlâh ve külli şey'in ( =her şey/mâ sivâ/ Küllî Akıl/ Küllî Nefs...)
var,
Âyetteki soru “külli şey'in”e/her şey'e ya da eñ azından bütün
Âdemoğlu’na sorulmuş,
ResûlULlâh SS da “külli şey'in”in/her şey'iñ içinde olduğu hâlde n'asıl
ResûlULlâh'a şâhid
olabiliriz ki?. Dolayısıyla ettehıyâtü du~âsındaki gibi şehâdet olmaz,
eşhedü en lâ ilâhe(/âlihe) illâ ALlâh enne muhammedEN resûlAllâh
ya da
lâ ilâhe(/âlihe) illâ ALlâh muhammedEN resûlULlâh
Ayrıca Mü'min(Gâfir) 40/51 " Doğrusu Biz, elbette
rusülümüze/elçilerimize yardımcı
oluruz, Dünyâ hayâtında ve şâhidleriñ kalktığı günde mü'minlere de yardımcı
oluruz."
Namâz içinde rükû~dan kalkarken söylenen îcâd edilmiş " semi~a
ALlâhü li men hamide
HÜ( ALlâh O'nu hamdedenleri işitti)" demek, namâzı bozar.
Buña "Rabbenâ le Ke l hamd ( Rabbımız hamd Sañ'adır)" eklenmiş,
bunlar okunursa namâz
bozulur, bunlar yerine ALlâhü Ekber denir.
İsrâ 17/105-111 okununca görülüyor; 111'de "... ve O'nu tekbîrle
tekbîr ediñ "
yazıyor, ALlâhü Ekber deriz işte.
Ayrıca ~Ankebût 29/45'te " Kitâb'dan saña vahyettiğimizi dile
getir/dillendir/añlat,
salâtı da iqâme et Doğrusu ki salât fahşâdan ve münkerden nehyeder we ALlâh'ıñ
Zikr'i/Qur'ân
ekberdir/daha büyüktür "
~Ankebût 29/45'te " Kitâb'dan saña vahyettiğimizi dile
getir/dillendir/añlat, salâtı
da iqâme et Doğrusu ki salât fahşâdan ve münkerden nehyeder we zikr/añmak için
ALlâhü Ekber
(ALlâh eñ büyüktür)."
Ayrıca, Fâtiha dediğimiz sûre sonunda âmîn (ya da doğru şekli ile
âmmîn) kelimesi
yoktur, namâz kılarken bunu okuyamayız, namâzı bozar. Namâz dışında du~â olarak
okunurken âmmîn
denebilir.
Meselâ İmâm Mâlik de yazmış namâzda du~â okunmaz diye, okunursa
bozar diye.
Nûr 24/58'de salâtlarıñ adları yazıyor, Salâti l Fecr (Sabâh
Namâzı), Zahîre (Öğle
Namâzı), Salâti l ~Işâ ' (Akşam Namâzı)
Bir konu da şu namâzıñ kısaltılması; Nisâ' 4/101,102,103
E~ûdhü b'İLlâh b'ism'İLlâh
" we idhâ dharab tüm fi l erdhı
fe leyse ~aley küm cünâhun en taqsurû min es salâti
in khıf tüm en yeftine küm elledhîne keferû
inne l kâfirîne kânû le küm ~adüwwün mübînün"
" ve Arz'ı teptiğiñizde ( bu deyim yolculuk añlamına gelir, ama
Araplar'da kuşlarıñ
yiyecek aramaya gitmesi için de bu deyim kullanılır, bir kuş yiyecek bulmak
için kaç km. ve kaç
sâat gider?)
artık değildir size günâh, salâttan kısaltmañız ..."
" we idhâ kün te fî him
fe eqamte le hüm üs salâte
fe l tequm tâifetün min hüm ma~a ke
we l ye'khudhû eslixate hüm fe idhâ secedû
fe l yekûnû min werâi küm
we l te'ti tâifetün ukhrâ lem yusallû
fe l yusallû ma~a ke
we l ye'khudhû xıdhre hüm
we eslixate hüm
wedde elledhîne keferû lew teğfülûne ~an eslixati küm
in kâne bi küm edhen min matarin
ew kün tüm merdhâ en tedha~û eslixate küm
we khudhû xızre küm
inne ALlâhe e~adde li l kâfirîne ~adhâben mühînen"
" ve Sen onlarıñ içinde olduğunda
onlara salâtı iqâme ettirdiğiñde
onlardan seninle birlikte olan tâife/bölük de iqâme etsin,
yükündüklerinde/secde ettiklerinde(secdeler bitince) silâhlarını
da alsınlar
artık siziñ ardıñızda/arkañızda olsunlar
salâtlamamış öteki tâife/bölük de salâtlasın
artık seninle birlikte
alsınlar tedbîrlerini de
silâhlarını da..."
Burada görülen şu ki kıldıran kişi iki kez , ama kılanlar yalñızca
bir kez secdeleri
yapıyor, aksine bir ifâde yok. Bu; şu demek "re-kat". Rekat kelimesi yok
Qur'ân'da ve Arapça'da
bilinen bir kökü yok, yazarken " re kef ayn " kökü ile yazılıyor, ama " re kef
ayn " kökünüñ
añlamı ile ilgisi yok kelimeniñ, kelime Arapça değil. Burada namâzıñ
kısaltılmışı añlatılmış,
101. âyetteki kelime gereği "en taqsurû", yarısı bir, tamâmı iki.
Nisâ' 4/103 E~ûdhü b'İLlâh b'ism'İLlâh
"fe idhâ qadhay tüm üs salâte
fe üdhkürû ALlâhe qıyâmen we qu~ûden we ~alâ cünûbi küm
fe idhâ ıtme'nen tüm
fe eqîmû s salâte inne s salâte kânet ~ale l mü'minîne kitâben
mewqûten"
Nûr 24/58 "thelâthe merrâtin salât el fecri ve ez zakhîre ve salât
el ~ışâi
thelâthü"
"o hâlde, salâtı qadhâ ettiğiñizde/ kıldığıñızda/bitirdiğiñizde
artık ALlâh'ı ayakta çökerek/oturarak Zikr ediñ ve yanlarıñız
üzere iken/
yatarken,
tatmîn olduğuñuzda
artık salâtı iqâme ediñ. Doğrusu salât mü'minler üzerine
vakitli/süreli/çağlı
olarak bitişti/farz oldu/yazıldı"
"Üç kez, salât el fecr, zahîre, salâte l ~ışâ', üçtür."
Bu âyetten de añlaşılacağı üzere; namâz kılmak vakitli olarak farz
kılınmıştır, savaş
hâlinde bile terkedilemiyor (Nisâ' 4/101,102,103), "vakit" kelimesi belli ve
sınırlı bir zamân
parçasına denir Türkçe'de "vakit" kelimesiniñ karşılığı "uğur" ve "çağ"
kelimeleridir, "zamân"
kelimesiniñ karşılığı da "öd, öödh" kelimesidir. Namâzıñ kazâsı(bu kelime de
şimdi yañlış
añlaşılıyor/kullanılıyor), soñradan kılınması yok.
Bu noktada şunu da ekleyeylim; Sünnîler namâzı 5 vakit derken,
hakkında hiçbir âyet
olmadığı hâlde Hacc’da Arafât Dağı’nda 3 vakit kılarlar, güyâ cem
ediyorlarmış/birleştiriyorlarmış(!), Nisâ’ 4/103 açık olarak yazılı;
VAKİTLİ/SÜRELİ olarak farz
kılındı diye, mâdem ki 5 vakit nasıl olur da öğle ikindi vaktinde ya da ikindi
öğle vaktinde
kılınır? (!)
Cumu~a Sûresi 63/9,10,11
"Ey o kimseler ki îmân ettiler/Ey mü'minler salât için nidâ
edildiğinde/toplanıldığında Cumu~a Günü
artık/hemen ALlâh'ıñ Zikri'ne sa~yediñ(/ koşuñ/geçiñ )ve bey~i
(/ticârî alış
verişi) bırakıñ, işte sizedir hayr (iyilik),
siziñ içindir bilirseñiz.
o hâlde salâtı qadhâ ettiğiñizde/bitirdiğiñizde artık yayılıñ
Arz'da we ALlâh'ıñ
fazlına ibtigâ ediñ(/erişiñ,arayıñ)
ve ALlâh'ı zikr ediñ çokça, umulur ki iflâh olursuñuz/ iflâh
olunasıñız diye
ve bir tijâret gördüklerinde ya da eğlence, hemen üşüştüler oña,
Sen'i de
terkettiler ayakta olarak
De; ALlâh yanındaki hayırlıdır eğlence ve tijâretten we ALlâh
rızk verenlerin eñ
hayırlısıdır."
Araplar şimdi Cuma dediğimiz haftanıñ altıncı gününe, Qur'ân'dan
öñce "~arûbe"
derlerdi.
Öğle namâzı kılınır, soñra toplantı olur, konuşulur, tartışılır
hutbe (khutbet)
denen budur ve açık olarak görünüyor ki namâzdan soñradır hutbe, Emewîler,
hutbelerde Hz. Alî ve
Osmân'a sövdürdükleri için, cemâ~at mescidi terkediyordu, namâzdan soñra, buña
çâre olarak Emewî
Meliki fermân buyurdu, "Bundan geri hutbeler salâttan evvel îrâd oluna!"
Pâdişâhımız Efendimiz
Hazretleri'nden daha mı iyi biliyoruz(!) İmâm-ı A~zam Ebû Hanîfe için şu
nakledilir, "Bağdâd'da,
Ebû Hanîfe'den başka Osmân'a sövmeyen yoktu." İş, bu noktaya değin
gelmişti.
Müzzemmil 73/1 - 9 ve 20 âyetleri [ki Müzzemmil Sûresi bu kadardır,
geri kalan 10-14
âyetleri Ebû Leheb -Tebbet Sûresi'niñ, 15-19 âyetleri de Enbiyâ' Sûresi'niñ]
geceniñ ve gündüzüñ
uzayıp kısalmasından mevsimlerden bahsediyor aslında ve geceleyin kalkılırsa
namâz kılınması da
var, dikkat edilmeli "kalkılırSA", ama her gün kılınamaz, FARZ değil çünki,
vâcib kelimesiniñ
doğru tanımı ile vâcib namâz, ama 2,4,6,8,10.... olarak kılınabilir ve elbette
ikide bir selâm
verilir, Nisâ 102 gereği rekat ikidir, ikide bir selâm verilir. Bu teheccüd
namâzı değil, teheccüd
namâzı denen, İsrâ 17/79'da yalñızca ResûlULlâh SS'a emredilmiş bir namâz.
Ayrıca Hıcr 15/98,
Şu~arâ 26/218-219, Secde 32/15-16, Zümer 39/9, Qâf 50/40, Tûr 52/48, İnsân 76/26
da okunmalı
Bayram namâzı için de, ResûlULlâh SS yalñızca rükû~etmiş, Ay ayı
(kamerî ay, lunar
month) başlangıcında. Şeker Bayramı bu, oruç ile metabolizmanıñ glükoz (glycose)
dengesi
ayarlanmaz mı? Enerji dengesi, enthropy. Besiniñ(gıdânıñ) içindeki protein,
vitamin, yağ oruçla
doğrudan ilgili değil, ama karbonhidratlar doğrudan ilgili. Hacc Bayramı da
bunuñ gibi değil mi?
Terâvîh denen ise şu; ResûlULlâh SS, Kadir Gecesi'nde farz dışında
namâz kılıyormuş
mescidde, arkasındakileriñ kendine uyduklarını görünce kızıp mescidi terketmiş,
bu hâdise
değiştirilerek añlatılır, mescidden hızla Kadir Gecesi'ni bildirmek için çıkmış
da birisi bir söz
söylemiş o arada ResûlULlâh SS da unutmuş hangi gün olduğunu (!), soñ on günde
arayıñ demiş, o
geceniñ hangi gece olduğunu n'asıl unutur? Böyle tuhaf nakiller işte. Terâvîh
diye Ramazân'ıñ her
gecesi kılınan bir namâz yok. ResûlULlâh SS da kendisi kılmış yalñızca. Hz. Ömer
ağzından
uydurulmuş bir çok laf var bununla ilgili, karışık, yalan, yañlış nakiller.
Cenâze için salât (du~a) edilir, bu namâz değildir zâten
biliniyor.Tewbe 9/84 " we
onlardan ölmüş biri üzerine ebediyyen salât etme/du~â etme, onuñ kabrinde de
durma/dikilme" Demek
ki onlardan değil de bizden (mü'minlerden) olursa, du~â edilir.
İçinde iqâmet üs salât(namâz kılmak) geçen âyetler ve ilgili
âyetler; Baqara
2/3,43,83,110,125,177,277; Âl u ~Imrân 3/39,97; Nisâ' 4/77,101,102,103,162;
Mâide 5/6,12,55; En~âm
6/72; A~râf 7/170, Enfâl 8/3; Tewbe(Berâeh) 9/5,11,18,71; Yûnus 10/87; Hûd
11/114; Ra~d 13/22;
İbrâhîm 14/31,37,40; İsrâ 17/78,79; Tâ Hâ 20/14; Enbiyâ' 21/73; Hacc
22/26,35,41,78; Nûr
24/37,56; Neml 27/3; ~Ankebût 29/45; Rûm 30/31; Loqmân 31/4,17; Axzâb 33/33;
Fâtır 35/18,29; Şûrâ
42/38; Mücâdele 58/13; Müzzemmil 73/20; Beyyine 98/5
Şu âyetlerde zikir ile birkaçı; Nisâ' 4/103 gereği Âl u ~Imrân
3/191, Yûnus 10/12;
Zümer 39/9
İbrâhîm SS’dan öñce salât, yalñızca secde idi, şimdiki hâli İbrâhîm
SS’ıñ teklîfi ile
olmuş, Uluğ ALlâh da kabûl etmiştir.
Bu menâsik [=mensekler, nüsükler; âbdest(gasl,gusl), namâz(salât,
rekat, rükû,
sejde), zekat, orûç(sawm, ramadhân), hacc(tavâf)...) İbrâhîm SS'dan kalmadır, bu
yüzden yahûdîler,
nasrânîler ve bizde ortaktır, Baqara 2/124-133, Âl u Imrân 3-95-7, İbrâhîm
14/35-41, Xacc
22/26-38,77-78, . Bu menâsik, mensek,nüsük kelimeleri nedense kimi tefsîr ve
meâllerde hacc ile
kısıtlanmış, oysa bellidir ki, menâsik kelimesi çokluk(çoğul) bir kelimedir,
Baqara 2/124'te
İbrâhîm SS, insânlara imâm olmuştur, zürriyetinden de imâmlıkta zâlimler istisnâ
edilmiştir.125,126,127'de sayılan ibâdetler, 128'de İbrâhîm ve İsmâîl SS'ıñ
zürriyyetinden
müslüman bir ümmet için menâsik olarak belirlenmiştir.129'da İbrâhîm SS ve
İsmâîl SS
zürriyyetinden olan bir resûl çıkması için duâ etmişlerdir. 2/196'da "nüsük"
kelimesi kurbandan
bir fidye diye de çevrilmiş meâllerde(?), 2/200'de "menâsik" hacc ibâdetleri
diye çevirilmiş(?),
6/161'de ResûlULlâh SS'a Hanîf olması emrediliyor, 162'de ResûlULlâh SS'a
söylemesi emredilen bir
ibâre var;"nüsük" kelimesi ibâdetler olarak çevirilmiş, 22/34'te "mensek"
kelimesi kurbân ibâdeti
diye çevirilmiş(?), 22/67'de" mensek" kelimesi şeriat diye çevirilmiş. Bu
tercüme ve meâller bir
tuhaf.
Kıble için de; Baqara 2/115,125-128,142-150; Âl u ~Imrân 3/96,97;
Mâide 5/97; A~râf
7/29; Yûnus 10/87; İbrâhîm 14/35-37; Hacc 22/25,26,29; Neml 27/91,92; Qasas
28/57; Tîn 95/1-3;
Qureyş 106/3
Kıyâm için ; Baqara 2/238 " ... kalkıñ ALlâh için qânitler olarak"[
2/239'da ise kimi
şartlarda yürürken, yatarken ... de kılınabileceği var.]; Âl u ~Imrân 3/39,191;
Nisâ' 4/103,142;
Mâide 5/6; Hacc 22/26; Furqân 25/64; Şu~arâ 26/217-8 "... el-Azîz er-Rahîm ki
seni görür ayakta
iken/kalktığında..."; Müzzemmil 73/20;
Rükû~ için ; Baqara 2/43, 125; Âl u ~Imrân 3/43; Mâide 5/55; Tewbe
9/112; Hacc
22/26,77; Sâd 38/24; Feth 48/29; Mürselât 77/48
Qur'ân'da "rüku" kelimesi geçmez.
Secde(Yükünme) için; Baqara 2/125 (?) ; Âl u ~Imrân 3/43,113;
Nisâ' 4/102; A~râf
7/120;Tewbe 9/112; Yûsuf 12/100 " ve ana-babasını arşa/tahta ref~
etti/çıkardı/kaldırdı ve O'ña
(ALlâh'a) secde edenler olarak yere kapandılar..." Xıcr 15/98; İsrâ 17/107;
Meryem 19/58; Tâ hâ
20/70; Hacc 22/26(?),77; Furqân 25/60-64; Şu~arâ 26/46,219; Secde 32/15-16,
Zümer 39/9; Fussılet
41/36-7-8(?); Feth 48/29(?); Necm 53/62; İnsân 76/26; İnşiqâq 84/21
Secde kelimesi Qur'ân'da geçmez, çoğul hâli olarak "sücûd"
kelimesiniñ de namazdaki
bizim añladığımız secdeler olduğu şüphelidir.Baqara 2/125, Xacc 22/26, (Bu iki
âyette secde
edenler diye tercüme edilmiş ama olmaz, secdeler olabilirdi añcak ya da yazım
yañlışı var) Bu
âyetlerde añlam açık değil gibi, bildiğimiz añlamda secdeler değil gibi; Qâf
50/40,Qalem 68/42,43,
ayrıca Fetx 48/29. [Baqara 2/58; Nisâ' 4/154; A~râf 7/161]
Kelime añlamı olarak "sücûd"; tevâzu~ve tezellül ile ser fürû
kılmak, ayrıca zıdd
añlamı olarak ayak üzere sütun gibi dik durmak demektir. Qur'ân'da fiil olarak
kullanıldığında bu
masdara göredir.
[Aslında "sejde" kelimesi de fiil ve "mesjid" şeklinde isim olarak
da kullanılır ki,
bu topraklanmak gibi bir añlama gelir. Mesjid-i Harâm ; Harâm(neutr) yer,
toprak.
A~râf 7/206; Yûsuf 12/4; Ra~d 13/15; Naxl 16/48-9; Xacc 22/18; Neml
27/24,25; Qâf
50/40; Raxmân 55/6; Qalem 68/42-3(?); ~Alaq 96/19
Baqara 2/30-8; A~râf 7/10-27; Xıcr 15/26-42; İsrâ 17/61-5; Kehf
18/50-51; Tâ Hâ
20/115-123; Sâd 38/71-85]
"İscâd" kelimesi; başı aşağıya edip eğilmek, tapu kılmak,
kapaklarını kıprak bir
nesneye muttasıl nazar eylemek (= Göz kapaklarını kırparak sürekli bir nesneye
bakmak)
"mesced" cepheye(ön taraf) denir. Buradan "mesâcid "kelimesi yönler
añlamınadır
denmiş.
"mescid ya da mesced" secde etme yeridir ki aslında
Farsça(Parsî)daki "mezket"
kelimesi de bu añlamdadır. Bu kelime birbirine dönüşme olmalıdır; Sâmî (Semitic)
dillerde "gîm(g)
" harfi Araplar'da "cîm (c)" olmuştur, Arapça'nıñ Mısır lehcesinde hâlen "c"
yoktur, "g" denir.
Bu kelimeden örneklersek;
"seced"; ayağıñ bir ârıza sebebiyle şişmesine denir,"
"seğd"; bedeniñ şişmesine denir,
[ayrıca "mülâyim yağmura" da "seğd" denir ( "şecze" de zayıf
yağışlı biraz çisentiye
denir. Burada sin>>şin, cim>>gayn, dâl >>>zâl dönüşmesi var].
Dolayısıyla kelime "mesged, mesgid" olur, Arap Dili fonetikçileri
bilirler ki kelime
sonunda Türkçe'deki gibi "bâ (b), dâl (d), cîm (c)..." harfi tutunmaz "pâ (p),
tâ (t), çîm (ç)..."
olur, kelime "mesget,mesgit" diye de söylenir ki Farsça "mezket" ile aynidir.
Üstelik Arap
leksikologları "mescid" kelimesiniñ Araplarca kullanılmadığını yazarlar, Qur'ân
geldikten soñra
kullanılır olmuş.
"seccâde" hamr añlamına kullanılır. Soñradan secde edilecek yerdeki
nakış ve nişâna
mecâzla secde etme âleti olarak uydurulmuştur.
Ka~de için ; secde ederken oturulur değil mi? Âl u ~Imrân 3/191;
Nisâ 4/103; Furqân
25/64'e bakılmalı, Qa~de(Ka~de) kelimesi ayakta iken oturmak, ya da zıddı olarak
ayakta durmak
añlamında. Kuş göğsünü yere verip yatmak. Oturuş, Ayınıñ oturması gibi oturmak,
Oturuş...
Namâz sonundaki selâmda da Es-selâmü denmez, yukarıda bahsedildi,
iki yana da
yalñızca "selâm" denir. Üstelik gülünçlük var bir de burada, namâz sonunda selâm
verildikten soñra
"ALlâhümme Ente Es-Selâmü we min Ke Es Selâm " diye du~â yapılıyor, "ALlâhım
,Sen Es-Selâm'sıñ ve
Selâm Sen'dendir" diye, öyleyse neden namâz sonunda Es-Selâmü aleyküm (= ALlâh
seniñ üzerine)
densin ki?
Namâzda ayakta iken elleri bağlamak ise, avret mahallini el ile
örtmek gibi saçma bir
sebebe dayanıyor, sapıkça bir kavram, öyle ise kadınlar bir elini yukarıda bir
elini aşağıda
tutmalı erkeklerde daha aşağıda tutmalı değil mi? Giyecek giysisi bulunmayan
biri için bile tenhâ
yerde ALlâh -hâşâ- ya da melekler erkek ya da dişi olmadıkları için utanılacak
bir şey yoktur,
çevrede insân yoksa.
Bilgi olsun diye, Türkiye'de hangi cemâ~at ve tarîqate sorulsa
Diyânet İşleri eski
başkanlarından ~Ömer Nâsûhî Bilmen'iñ ilm-i hâli tavsıye edilir, bu kitaptan bir
alıntı 125.
sahife;
"Namâzda kırâât... namâzıñ bir rüknü olarak farzdır...
Nâfile namâzlar ile vitriñ ve iki rekatlı farz namâzlarıñ her
rekatında kırâât
farzdır... Bu hâlde farzlarıñ dîğer rekatlarında fâtihâ okunması ; muhtâr kavle
(seçilmiş görüşe,
bu kimilerine göre demek ) göre vâcibdir...
Fakat dîğer rivâyetlere göre farzlarıñ bu soñ, ya~nî üçüncü ve
dördüncü rekatlarında
kırâât câiz olduğu gibi tesbîh etmek de bir veyâ üç tesbîh mikdârı susmak da
câizdir. Şu kadar var
ki, kırâaât efdaldir, fâtiha kırââti ise sünnettir."
Buyruñ bakalım, hem kırâât namâzıñ farzı hem de soñ iki rekatta
okunmasa da oluyor,
bu ne demek; 3 ve 4 rekat yok demek.
Ayni kitaptan bir başka alıntı; Akşam namâzı vaktini yazıyor Bilmen
Hôca; 115. sahife
" Akşam namâzınıñ vakti, güneşiñ batmasından i~tibâren şafakıñ gâib
olacağı zamâna
kadardır.
Şafak, İmâm-ı A~zam'a göre akşamleyin ufuktaki kızartıdan soñra
vücûde gelen
beyâzlıktan ~ibârettir. İmâmeyn (=Ebû Yûsuf Ya~qûb ve Muhammed eş-Şeybânî) ile
Eimme-i selâse'ye
göre (Üç İmâm'a göre, Mâlik, Şâfî~î ve Hanbel kasdediliyor, ama Bilmen
yanılıyor, yalñızca Şâfi~î
bu görüştedir) ve İmâm-ı A~zam'dan dîger bir rivâyete .(Bu rivâyet Ebû Yûsuf ya
da Muhammed'e âid
olmalı) göre de ufukta husûle gelen kızartıdan başka değildir. Bu kızartı
gidince akşam namâzınıñ
vakti çıkmış olur."
Buyruñ bakalım, buña ne denir, paragrafıñ ilk cümlesine göre akşam
namâzınıñ vakti
ufuktaki kızıllıktan soñra başlıyor, son cümleye göre de kızıllık bitince akşam
namâzı vakti
bitiyor. Biribiriniñ zıddını añlatan cümleler. Konunuñ aslı yukarıda añlatıldı.
Burada yalñızca bu
ilm-ihâldeki tezâddlardan ikisi gösterildi, Bilmen bu zıddlığı biliyor, ama
kendinden öñceki
atalarınıñ yañlışlıkla ya da kasden ya da cehâletle yazmış olabileceklerini
düşünmüyor,
akletmiyor, onlar böyle demişse vardır bir hikmeti diyor, ama Qur'ân tefsîri de
yazmış olan bu
kişi, ALlâh "ile-l leyl" ya da "ilâ gaseqı'l leyl" demişse bir hikmeti vardır
diye düşünemiyor mu?
Aslında âyette şafak kelimesi geçmediği için bunu kurcalamak
gereksiz ama, sırf iknâ
olmak isteyenler için; Bilmen'den çok öñce yaşamış Mütercim Mehmed ~Âsım Efendi,
Okyanus-ul-Muhît'te şafak kelimesini îzâh ederken "Güneş batmasından soñra soñ
ışâ'ya değin ufukta
olan kızıllığa denir. Bundan çıkartılarak soñ ışâ'ya yakın vakte kadar yâ da
geceniñ
başlangıcından yatsı namâzı yakın oluncaya kadar olan kızıllığa denir.
Şârih (Şerheden, açıklayan ~Âsım Efendi burada kendinden bahsediyor,
çünki yazdığı
lügat bir tercemedir, tercümesini yaptığı Fîrûzâbâdî'den bu noktada ayrılıyor)
der ki; Asıl şafak;
güneş battığında gündüzüñ aydınlığınıñ geceniñ karañlığına karışmasıdır.
Lâkin İbn-i Esîr'e göre zıd añlamlıdır, güneş battığında ufukta olan
kızıllığa denir
ve o kızıllıktan soñra batı ufkunda olan ağartıya denir. İlki Ebû Yûsuf ve
Muhammed'e ve Şâfi~î'ye
göre, ikincisi Ebû Hanîfe'ye göredir."
Türkiye'de çok makbûl olan bu ilm-ihâlde yazılan bir konu, Diyânet
İşleri
Başkanlığı'nce yeñi bir fetvâ olarak savunuldu, 2002'de (!) Üstelik "alkollü
içki" için
"harâm(=kesin yasak)" diye feryâdlar koparan, ağzına bir damla koyanıñ ibâdetini
kabûl etmeyen
cemâât ve tarîqatler, pek i~timâd ettikleri Bilmen ilm-ihâlinde" Âbdesti bozan
şeyler" başlığı
(87.sahife) altındaki 5. mâddeyi hîç okumamışlar; o mâddede "Az veyâ çok
bayılmak, çıldırmak ve
yürüyüşte gayr-i ihtiyârî(istemeden) bir sallantı vücûde getirecek derecede
sarhôşluk, ve lev ki
bu sarhôşluk bir ikrâha mebnî olsun(= bu sarhôşluk zorlama yoluyla başkasınca
yaptırılmış olsa
da)" yazıyor, bu bedende kontrolsüz olarak hareketler olacak derecede sarhôş
edici mâdde
kullanılmamışsa âbdest bozulmaz demek işte, âbdesti bozmuyorsa, ibâdet yapmaya
da engel değil
işte, 2002 yılında Diyânet İşleri bunu yeñi fetvâ diye yutturuyor(!). Üstelik
bunu ilk yazan
Bilmen değildir, yüzyıllardır fıkıh kitaplarında bu konu hakkındaki fetvâ
böyledir. ALlâh bu gibi
cemâât ve tarîqat câhilliğinden insânları korusun ki ALlâh'ıñ harâm etmediğini
harâm ediyorlar.
Bir de konu ile ilgili şu var, "tesbîh ediñ" diye yazan kimi
âyetleri salâtı iqâme
ediñ diye añlamak. Ayrıca Nûr 24/41'de salât ve tesbîh kelimeleri ayrı ayrı
yazılmış. Tesbîh ediñ
namâz kılmak ise, Qur'ân'da 3/41; 5 vakte kulp bulmak için bunlar da. Mu~âwiye
öñce 6 vakit namaz
kıldırttı, oğlu Yezîd 5'e indirmişti.
Bunlardan eñ çok kullanılan âyetleri aşağıda yazıyorum, salâtı
iqâme et demek değil
ama hiç birisi.
Ahzâb 33/42 " "we O'nu sabâh ve akşam tesbîh ediñ"
Burada 5 vakit yazıyormuş(!) .Burada kelimeler de "bükret" ve
"asîl" kelimeleri
dikkat, Arapça 'da "sabâh,subh" kelimesi var, "ems,mesâ' " akşam kelimesi de
var, ama nedense
hâşâ~ ALlâh kelimeleri değişik söylemek isteyen bir Arap şâ~iri hâzâ (hâşâ ile
şîve farkı)
Qâf 50/49,50 " ... we tesbîh et hamd ile Rabbiñi güneşiñ
doğmasından öñce,
batmasından öñce de geceleyin de, artık O'nu tesbîh et sücûduñ
edbârında(arkalarında) da"
Bu noktada secdelerdeki tesbîh için yazılabilirdi ama nedense namaz
yazmışlar,
ResûlULlâh SS rükû~ ve sücûdda "Sübhâne Rabbiye ya da Sübxâne Rabbi ye el A~lâ ,
Sübxâne Rabbi ye
el ~Azîm" dermiş, SübhânALlâh da denir, ama bu kadar, başka kelime eklenmemeli
Sübhân ALlâh
[Yûsuf 12/108; Enbiyâ' 21/22; Mü'minûn 23/91; Neml 27/8; Qasas 28/68; Rûm 30/17;
Sâffât 37/159;
Tûr 52/43; Xaşr 59/23] ve Sübhâne Rabbiye [İsrâ 17/93] var Qur'ân'da , Qur'ân
dışından değil.
A~lâ Sûresi 87/1 gereği " sebbix isme Rabbi ke el A~lâ" Sübxâne Rabbi ye el
A~lâ ve Wâqı~a
56/74,96 ve Xâqqah 69/52 gereği " fe sebbix b'ismi Rabbi ke el ~Azîm" Sübxâne
Rabbi ye el ~Azîm.
Tâ Hâ 20/130 " ... we tesbîh et hamd ile Rabbiñi güneşiñ
doğmasından öñce,
batmasından öñce de geceniñ vakti gelip çatmasında/geceniñ bir kısımlarında da,
artık O'nu tesbîh
et, gündüzüñ taraflarında da umulur ki SEN râzî olursuñ( ya da SEN'den râzî
olunur)"
Burada hitâp açık olarak ResûlULlâh SS'a, ama biz devâm edelim,
bakalım 5 vakit
dedikleri yerden ne kadar vakit çıkıyor(!)?
Gün doğmadan öñce 1. Vakit
Gün batmadan öñce 2. Vakit
Geceniñ ânları, çoğul olduğundan eñ az 3 vakit de bu etti eñ az 5 vakit
Gündüzüñ taraflarında eñ az da bu 3 vakit var etti eñ az 8 vakit
İyi de bir de 2/238'deki orta olacak ya, 8 vaktiñ ortası olmaz eñ az
dediklerimizden birine eñ az
1 vakit daha ekleriz eder eñ az 9 vakit. Bu böyle sürdürülebilir, burada namâz
kılmak yok.
Rûm 30/17,18 " Artık /Öyleyse/O hâlde Sübhân ALlâh'tır
akşamlayınca, sabâhlayınca
da, we O'nuñ içindir hamd, semâwât ve Arz'da we gece(aşiyyen) ve öğleleyince "
Burada kelimeler doğru işte akşamlayınca, öğleleleyince ve
sabâhlayınca.
Tûr 52/48,49 "... we tesbîh et hamd ile Rabbiñi kalkınca" "we
geceleyin artık O'nu
tesbîh et necmleriñ edbârında (arkalarında) da."
İnsân 76/25,26 " we Zikr'et Rabbiniñ adını sabâh ve akşam ""ve
geceleyin, artık O'nu
tesbîh et uzun (bir) gecede"
Burada 25'de de sabah akşam için kelimeler "bükret" ve "asîl"
dikkat edilmeli.
A~lâ 87/15 " we Zikretti Rabbiniñ adını artık duâ etti"
Slm Slm