Yazanlarda |
|
ibrahimim Uzman Uye
Katılma Tarihi: 17 ekim 2006 Yer: Turkiye Gönderilenler: 506
|
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
|
|
|
haktansapmaz Yazdı:
NAMAZIN VAKTİNİ KİM BELİRLİYOR?
Namaz kılana göre, kişinin rabbı ile yaptığı bir görüşme, bir iletişim . Gerçekte ise bu kişinin kendisiyle yaptığı bir görüşmenin ötesine geçmez. Kişi hayalindeki rab iledir. Ve bu görüşmede yalnız kendisi vardır. Tasarlayan, konuşan (okuyan), dinleyen, davranışlarını ayarlayan ve yapan, zamanı belirleyen; giriş ve çıkışı, namazdaki süreyi istediği gibi tayin ve tespit eden sadece kendisidir. İnsiyatif devamlı ondedır, rabbın hiçbir mudahalede bulunmamaktadır. Kişi kendi başınadır bu eyleminde. Fail kendisidir, ikinci bir şahıs bulunmamaktadır, karşısında olduğunu düşündüğü rabbi tamamen pasif durumdadır.
Ohalde kişinin bire bir tek başına, tabiri caizse kendi kendisiyle yaptığı bir görüşme için randevu vaktine neden ihtiyaç olsun. Her şeyiyle sizin ayarladığınız, hep sizin kontrolunuzda olan bir namazın vaktini neden Allah belirlesin? Allah ne diye size randevu versin? Allah her zaman ve her yerde gören ve işitendir. O her yerde her an bulunandır. Siz ne vakit hazırsanız namazın vakti o vakittir. Zaman ve mekana muhtaç olan sizsiniz. Zmanını siz belirliyorsunuz. “Namazımı kaçırdım, vaktinde kılamadım, vaktinde kılınmayan namaz kabul olmaz....” gibi sözler size saçma gelmiyor mu ? Namazı kaçırmak Allah’ı yerinde bulamamak değil midir?.
Namazınızın mikatını Allah belirlemez. Görüşme isteği sizdendir, O’ndan değil. Siz seçtiği rasulü değiliz ki size randevu versin.Allah, Rasülleri aracılığı ile kullarıyla iletişim kurar; salatta bulunur. |
|
|
Selamlar sn Abdurrahman bey!
Ey inananlar, ellerinizin altında bulunan (köle ve hizmetçi)ler ve henüz erginliğe ermemiş çocuklarınız üç vakitte (odalarınıza girebilmek için) izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle vakti elbisenizi çıkar(ıp yat)acağınız zaman ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin üstünüzün açılabileceği üç vakittir. Bunların dışında (hizmetçilerin ve çocukların, izin almadan içeri girmelerinden dolayı) ne size, ne de onlara bir günâh yoktur. (Onlar sizin) yanınızda dolaşırlar, birbirinizin yanına girip çıkarsınız. Allâh âyetleri size böyle açıklar. Allâh bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir. (NÛR/58)
Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta, oturarak ve yanlarınız üzerinde (uzanarak) Allâh'ı anın; güvene kavuştunuz mu namazı (tam) kılın. Çünkü namaz, mü'minlere vakitli olarak farz kılınmıştır. (NİSA/103)
Allah için zaman ve mekan söz konusu değildir, zaman ve mekan kullar içindir. İbadetlerin dolaysıyla salatın/namazın Allah zaviyesinden olması-olmaması diye bir şey söz konusu değildir, ibadetlerin dolaysıyla salatın/namazın kullar için faydası vardır.
Zaman akıp giderken ve insanda bu zamanla beraber türlü türlü olay ve hadiselere şahit olarak kozmik akışın girdabında yaşıyor, yaşadıkları onu olumlu-olumsuz sürekli değiştiriyor.
Olumsuzluklar(iblis)ın ona yaptığı olumsuz (şeytani) tekliflere direnmesi için beli zaman aralığı içerisinde kendini otokontrole çekmek Rabbini hatırlamak Allah ve ahret bilincini taze tutup ahlakın doruğuna doğru tekâmül etmesi için belli vakitlerle saltı ikame şekilsel ibadeti yerine getirmesi gerekiyor.
Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz kötü ve iğrenç şeylerden meneder. Elbette Allâh'ı anmak, en büyük (ibâdet)tir. Allâh, ne yaptığınızı bilir. (ANKEBÛT/45)
Sosyal bir varlık olan insan sorun ve meselelerinin çözümünün sık sık toplantılar ve müzakerelerle olduğunu tarihi tecrübeyle tespit etmiştir. Bugün büyük şirketlerde daha profesyonel olmak ve verimi artırmak için sık sık toplantılar yaparlar…
Din konusunda Müslümanların önemli üç toplantısı vardır;
1) Bireysel toplantı; gün içerisinde belli vakit aralığında yaptığı salâtı ikame (farsça ve dilimizde kullanımıyla namaz)
2) Yerel toplantı; Cuma, haftada yapılan bölgesel toplantıdır.
3) Uluslar arası toplantı; Hac Menasiki
Daha önce bir makalemde konuyu tartışmıştım, bu toplantıların yapılmasının Müslümanlara dolaysıyla insanlığa tarifi zor faydaları vardır. Bireyin ahlakından başlar bölgesel sorunlara ve bütün dünyanın sorun ve problemlerine çözüm getirir yeter ki doğru bir şekilde yerine getirilsin.
Namazın vakitlerinin ve rekâtlarının artırılmasının Müslüman’a faydası olacağını daha önceden bahsetmiştim…
Selam ve dua ile.
__________________ Ey inananlar, Allah'tan korkarsanız O size iyi ile kötüyü ayırdedici bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allâh büyük lutuf sâhibidir
|
Yukarı dön |
|
|
Guests Guest Group
Katılma Tarihi: 01 ekim 2003 Gönderilenler: -259
|
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
|
|
|
DÜZELTME:
17/78-79: "Gün batımından gece karanlığı boyunca salatı icra et! Fecrin/Aydınlığın Quran'ına dikkatınızı çekerim; Çünkü aydınlığın Kuran'ı anılmaya değer. Ve / yani gece sana bir armağan olarak, O'nunla (Kuran'la) geçir geceyi! Rabbin seni beğenilecek bir ikamet mahalline kesin gönderecektir."
Yukarda bana ait olan çevirinin, "arma" olarak yazılan kelime, eksik çıkmış; "armağan" olacak.
Bir de "ve quranelfecri"nin anlamı çeviriye yansıtılmamıştı, bunları yukardaki şekilde düzeltiyorum, özür dileyerek.
|
Yukarı dön |
|
|
Guests Guest Group
Katılma Tarihi: 01 ekim 2003 Gönderilenler: -259
|
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
|
|
|
kuranda vakitler kesin olarak isimlendirilip kayıt altına alınmışken genel bir ifade kullanmanız konuyu anlaşılır olmaktan uzklaştırmaz mı (Ulu-Yol)
Selam Ulu-yol kardeşim,
Sanıyorum kastınınız "Saltul'fecr ve "Salatul'işa"dır. Kuran'da "Salat-ul-İşa" ve "Salat-ul-Fecr"den bir vesileyle söz edilmiş olması, Allah tarafından isimlendirilip kayıt altına alınması anlamına alınmamalıdır kanaatımca.
evet kastım onlar.tam tersine bu öyle bir kayıttır ki,bu iki vakit dışında kimse başka vakitler oluşturamaz,resul bile olsa.yani bana görede salat abdest ile bu iki vakit arasında yapılan sistemi, yapıyı ayakta tutacak bir çabalar bütünüdür.gece boyunca yeryüzünün tamamında hayat durur,durmalıdır ve kişiler kendilerini gündüzü daha iyi geçirecekleri yoğunluğa ulaştıracak manevi donanımı elde etmeye çalışmalıdırlar.salat, tıpkı bugün herhangi bir kurumu,işletmeyi ayakta tutmak için sabahleyin başlayıp akşama değin süren mesai gibi düşünülmelidir.
selam ve sevgiler..
|
Yukarı dön |
|
|
aliaksoy Uzman Uye
Katılma Tarihi: 05 subat 2007 Yer: Turkiye Gönderilenler: 989
|
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
|
|
|
Selam kardeşlerim;
"Salat" konusunda sevgili bayboranın düşüncelerinin "ön yargı" larımızın esaretinden arınmış olduğunu görmekten çok mutlu oldum. Tabi bu belki önceden de böyleymiştir ama ben yeni okuyorum.
Baybora'nın konuya katkı olması için ileri sürdüğü husus ve zaten bilinme olguları üzerine bir eleştiri getirmek istiyorum.
Birinci Mesele: Ehli Kitap kültürünün salat meselesindeki etkisi
Tevrat'ta yer alan bu "şekli" ritüeller için ihtimaller;
1) Bunların tamamı uydurmadır.
2) Bunların tamamı gerçektir.
3) Bunlar kısmen doğru kısmen uydurmadır.
Birinci ihtimal: Eğer bu şekli ritüellerin tamamı uydurma ise tartışmamızda delil olmaz. Çünkü bunlar "uydurma" ise "zaten bilinen" şeyler de uydurma demektir.
İkinci ihtimal: Eğer bu ritüellerin tamamı Allah'ın beyanı doğrultusunda kitapta yer edinmiş ve tahrife de uğramamış ise, neden Kuran beyanında yahut Hz. Peygamber tatbikatında yok ? Mesela yakmalık sunu sunulması...
Şunu biliyoruz; önceki ümmetlerin muamelata dair hükümlerinde değişiklikler yapılmıştır. Fakat, ibadetin şekli, muhteviyatı muamelat / hukuk kapsamında değildir.
Diyelim ki; Allah ibadetin şekli ve muhteviyatı hususunda da aynı muamelatta olduğu gibi bir değişiklik yapmayı irade buyurdu.
Şu halde şöyle bir sorun ortaya çıkar: Neden muamelata dair değişiklik Kuran'da apaçık beyan edildi de ibadetin şekline dair değişikik beyan edilmedi. Zaten bu ihtimal gündeme geldiği anda az önce dile getirilen "zaten bilinirlik" olgusu ortadan kalkar. Şekli / uygulaması değiştirilmiş bir şeyin zaten bilindiğinden bahsedilemeyeceği açıktır. "Yeni" durum Allah tarafından bildirilecektir. Biz, Kuran dışı vahyi reddettiğimize göre, bu "yeni" şekil ne suretle bildirilmiş olabilir ?
"Şekli Hz.Peygamber içtihadı ile belirlemiştir" denilebilir mi ? (Bu görüşü Yaşar Nuri Öztürk savunmaktadır.)
Bence, ibadet gibi tamamen kul ile Allah arasında olan / olacak bir meselenin Resul içtihadı ile takdiri müşkil bir durumdur. Zaten bu ihtimali kabul ederek tartışmaya başlayan bir kimse, ibadetin şeklinin resulün içtihadı ile belirlenebileceğini iddia etmesi onu çelişkiye düşürür. Çünkü, bu ihtimal Tevrat'ta bildirilen ibadet şekillerinin doğru / tahrif edilmemiş olduğunu varsayar. Şu halde, ibadetin şekli Tevrat sahiplerinde Allah tarafından belirlenirken, müslümanlar için Resulün yetkilendirilmiş olması tam bir çelişki oluşturur.
Üçüncü İhtimal: Kısmen doğru, kısmen tahrif edilmiş ise, neresinin doğru neresinin tahrif edilmiş olduğunu bilemeyeceğimiz için tartışmamızda delil teşkil etmez.
Yukarıda açıklamaya çalıştığım hususlar nedeni ile ehli kitabın ritüellerinin salat tartışmasına katkıda bulunamayacağı kanaatindeyim.
İkinci mesele; zaten bilinirlik olgusu.
Şimdi; eğer salatın şekli müşriklerce zaten bilinmekte ve bu nedenle Kuran'da yer verilmedi ise bazı müşkiller çıkar. Şöyleki;
Müşriklerin "zaten" bildiği bu şekli biz nereden bilebileceğiz ? Atalarımızdan mı ? Hangisinden ? Şafilerden mi, Hanefilerden mi, Şia'dan mı ? Madem ki salatın şekli Kuran'da tekrarına lüzum görülmeyecek derecede biliniyordu, nasıl oldu da zaman içerisinde türlü türlü şekiller ortaya çıktı ?
Şu söylenebilir: Ortaya çıkan farklılıklar salatın şekline dair ana meseleler değil, detaylardır.
Peki neyin detay neyin asıl olduğunu nereden bilebiliyorsunuz ? Yani, müşriklerin "zaten" bildiği salatın neresi asıl, neresi detay idi ?
Allah müşrikleri, gözleriyle görmedikleri (bizzat şahit olmadıkları) şeylere inanıp Allah adına yalan uydurmakla kınamış iken şimdi siz nasıl olur da müşriklerin nasıl eda ettiklerini asla görmediğiniz salatının şeklinin zaten bilindiğini ve mezheplerin ihtilafa düştüğü hususların da bunun teferruatı olduğunu ileri sürerek, aynı hataya düşersiniz ? Müşrikler Evin yanında namaz kılarlarken siz oradamıydınız ?
Eğer Kuran'da geçen ve "ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir" sözü, tam olarak bu şekilde meallendirilir ise, bu ne menem bir namazdır ki, hem "zaten" bilinmekte ama bu günkü ile yakından uzaktan alakası bulunmamaktadır ?
Eğer "zaten" bilinen bir namaz olacaksa bunun şekli ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir. Şu halde siz bu gün kıldığınız namazın şeklini hangi "zaten" bilinen uygulamadan aldınız ?
Eğer derseniz ki; "Zaten bilenler müşrikler değil, Hz. Peygamber'in de içinde bulunduğu ve hanifliğin temel inanışını sürdüren küçük bir gruptur."
Biz de deriz ki; Siz hangi Peygamberden bahsediyorsunuz ? Kuran vahyedilmeden önce kitap nedir, iman nedir bilmeyen bir Resulden mi, yoksa kitabı, imanı bilmekten öte Hz. İbrahim'in ibadet usullerini dahi bilen bir resulden mi ?
İşin asıl sorunlu kısmı, bu zaten bilinen şeklin kimden nasıl öğrenileceğidir. Siz eğer diyorsanız ki, Kuran sadece indiği toplumu bağlar, başkasını bağlamaz, buna denecek bir şey yok. Çünkü, o toplum "zaten" bildiği şeyden mesul tutulacaktır.
Peki bu şekli "zaten" bilmeyen toplumlar kimden öğrenecek ? Hadislerden ve tevatürden. Peki, bu husustaki hadislerin ve tevatürün korunduğunu kim iddia edebiliyor ? Bu işin garantörü kim ?
Eğer namazın şeklini bildiren hadisler ve tevatür korundu ise neden mezhepler arasında daha iftitah tekbirinden başlayan ihtilaflar ortaya çıktı ? Bu nasıl korunma ?
Eğer, kısmen korunmuştur, tamamen korunmamıştır derseniz, hakkında şüphe bulunan, içeriği tam olarak iletilememiş bir husus sebebi ile Rabb hesap sorar mı ? Rabbin hesap sormayacağı şey de farz olmaz. Farz olmayan yahut imanın konusunu oluşturmayan şeyde farklı düşünenler nasıl olur da "mürted" (!) ilan edilebilir ? (Zozan için )
Üçüncü Mesele; İbrahimim kardeş tarafından dile getirilen "tevatür" meselesidir.
Bildiğim kadarı ile mütevatir, meşhur olmuş, herkesçe bilinen şey demektir.
Şimdi; soru şudur: Bu gün namaz kılan şafiler kıldıkları namazın şeklini tevatürden mi öğrendiler yoksa hükümden / içtihattan mı?
Sanırım cevap bellidir: Hükümden / içtihattan. Şafi mezhebinin imamları ne hüküm verdilerse onlar ona tabi oldular. Bunun tevatürle hiç bir alakası yok. Tevatür olsa olsa, Şafi mezhebinin imamları için söz konusu olabilir.
Peki; Şafilerin kıldığı namazın şekli tevatürden öğrenilmiş ise, Malikilerin yahut Şia'nın kıldığı namazın şekli nereden öğrenilmiştir ? Onlar da mı tevatürden ?
Bu nasıl bir meşhurluktur ki, farklı mezheplerde farklı farklı tezahür etmiş. (Şeklin aslı ve teferruatı gibi bir ayrım, söz kalabalığından ibarettir. Hiç kimse ibadet hususunda neyin asıl neyin teferruat olduğunu takdir yetkisine sahip değildir. )
Kardeşlerim; "Tevatür" dediğiniz şeyi inanç ve uygulamanızda delil / esas edinmeden önce bizim tevatür diye tanımladığımız ama sosyal psikoloji bilminin davranış ve tutum olarak adlandırdığı hususları iyiden iyiye irdeleyiniz.
Din gibi insanların fobilerine de hitap eden bir hususta, otorite (din adamları) ile çoğunluğun etkisi altında oluşan, sorgulanamaz ilan edilen ve bu suretle nesilden nesile aktarılan, yıllandıkça oturaklaşıp belirginleşen tutumlar nasıl olur da dinde delil olur ?
Eğer "Olur, hem de bal gibi olur" derseniz aşağıdaki soruları da cevaplamak icab eder:
1) Müşriklerin inançlarının temeli "tevatür" değilse ne idi ? Allah aynı eylem sebebi ile onları kınarken sizi ödüllendirir mi ?
2) Hıristiyanların inançları / ibadet şekilleri "tevatür" den başka hangi şekille biliniyor ? Örneğin vaftiz uygulaması...
Madem bu "tevatür" bu denli güvenilir bir kaynaktır, nasıl oldu da milyonlarca Hırıstiyana, "Allah'ın evlat edindiği" inancını aşılayabildi ?
Diyebilir misiniz ki; "Hayır, bu evlat edinme inancı tevatürün değil, yazılı eserlerin işidir."
Hayır, diyemezsiniz. Çünkü buna karşı ; "Bu sırada tevatür ne iş yapıyordu ?" sorusuna verilebilecek hiç bir makul yanıt yoktur.
Muhabbetlerimle...
__________________ "(Onu size indirdik ki) <Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi, biz ise onların okumasından habersizdik (o Kitâpları okuyamıyor, dillerini anlayamıyorduk)> demeyesiniz."(En'am,156)
|
Yukarı dön |
|
|
Guests Guest Group
Katılma Tarihi: 01 ekim 2003 Gönderilenler: -259
|
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
|
|
|
İbrahimim:
Din konusunda Müslümanların önemli üç toplantısı vardır;
1) Bireysel toplantı; gün içerisinde belli vakit aralığında yaptığı salâtı ikame (farsça ve dilimizde kullanımıyla namaz)
2) Yerel toplantı; Cuma, haftada yapılan bölgesel toplantıdır.
3) Uluslar arası toplantı; Hac Menasiki (İbrahimim)
Selam İbrahimim,
Sözünü ettiğin bu toplantıların vaktini kim belirlemiş; Allah mı insanlar mı?
Örneğin Cuma Günü .. (şayet haftanın bir günü ise, "toplantı zamanı" değilse...) Bu günü Alah belirlediyse, neden bu, haftanın başka bir günü değil de bu gün? Bu günün ayrıcalığı nedir? Rivayetlerde anlatılan, bu günde meydana geldiği olaylardan dolayı mı acaba? Şayet Allah rastgele bu günü seçmediyse, bunun bilinen bir hikmeti olmalı. Bilinen bir hikmeti yok diyorsanız, rastgele seçmiş demektir. Ohalde bu günü haftanın bir başka günü ile değiştire biliriz. Yoksa değiştirilemez mi? Mesela, bu günü pazarla yer değiştirsek amacına daha çok yaraşır olmaz mı?
Kuran'da bir gün daha var; "yevm-us-sebt"/ cumartesi günü. Şayet bu gün haftanın bir günü ise, balıklar neden avlanmanın yasak olduğu bu günde akın edip kıyıya/ sığ sulara geliyorlar, haftanın diğer altı gününde hiç gelmiyorlar? Balıklar bu günün, avlanma yasağının olduğu gün olduğunu biliyorlar demek ki ! Tuhaf bir durum yok mu?
Burda da "yevm" bidiğimiz "gün" anlamına olmayıp " zaman/ süre" anlamında kullanılmış olasın ! Balıkların yumurtlama döneminde avlanmanın yasaklandığı dönem... Balıklar sığ sulara başka ne diye sökün etsinler !
Kuran'da izafet /tamlama halinde gelen "yevm", geldiği her ayette bidiğimiz gün anlamına olduğu kanaatında değilim. "Yevm-ul-Qıyame/ Qıyamet Günü" gibi.
Muhabbetle.
|
Yukarı dön |
|
|
baybora Ayrıldı
Katılma Tarihi: 06 eylul 2007 Yer: Turkiye Gönderilenler: 547
|
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
|
|
|
Selam,
Abdurrahman bey,
İbrahim,
Zozan,
Ulu-yol,
Ali,
“musaddikun limê meahum”
“musaddikân limê meahum”
Ve hêzê kitêbun enzelnêhu mubêrakun musaddiku’llezî beyne yedeyhi ve li tunzira umme’l-Kurâ ve men havlehê
Nasıl çalıştığım anlaşılmadı sanırım:
Misal:1
Mesala;
“Ellezîne kâlû innellahe ahide ileynê ella mu'mine li rasûlin hattê ye'tiyenê bi kurbênin te'kuluhu’n-Nar, Kul: Kad cêekum rusulun min kabli bi’l-beyyinêti ve billezî kultum fe lime kateltumûhum in kuntum sâdikîne.” 3:183
Ayetiyle ilgili bir çalışma yapıyorum:
Bu ayete sorular sorup cevab arıyorum;
Yine misal “ye'tiyenê bi kurbênin te'kuluhu’n-Nar” cümlesinin açığa kavuşması için:
Ayettin muhatablarının kim olduğunu, bu sözün kimin söyleye bileğini belirlemeye çalışıyorum. Eğer bu “kitab halkında” birileriyse bunlar. Tevrat ve İncile bakıyorum.
Burada anlaşılmayan bir şey varmıdır?
Misal:2
Mesala;
Hurrimet aleykum ummehatukum ve benatukum ve ehavatukum ve ammatukum ve halatukum ve benatul ehi ve benatul uhti ve ummehatukumullati erda'nekum ve ehavatukum miner radaati ve ummehatu nisaikum ve rabaibukumullati fi hucurikum min nisaikumullati dehaltum bihinn, fe il lem tekunu dehaltum bihinne fe la cunaha aleykum ve halailu ebnaikumul lezine min aslabikum ve en tecmeu beynel uhteyni illa ma kad selef, innellahe kane ğafurar rahîma.
Vel muhsanatu minen nisai illa ma meleket eymanukum, kitabellahi aleykum ve uhille lekum ma verae zalikum en tebteğu bi emvalikum muhsinîne ğayra musafihîn, femestemta'tum bihi minhunne fe atuhunne ucurahunne feridah, ve la cunaha aleykum fima teradaytum bihi mim ba'dil feridah, innellahe kane alimen hakima. (4:23-24)
"'Hiçbiriniz cinsel ilişkide bulunmak için yakın akrabasına yaklaşmayacak. RAB benim. Annenle cinsel ilişkide bulunarak babanın namusuna dokunmayacaksın. O senin annendir. Onunla ilişki kurmayacaksın. Babanın karısıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Babanın namusudur o. Annenden ya da babandan olan, ister seninle aynı evde doğmuşolsun, ister olmasın üvey kızkardeşlerinden biriyle cinsel ilişki kurmayacaksın. Kızının ya da oğlunun kızıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü onların namusu senin namusundur. Babanın evlendiği kadından doğan kızla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o babandan olmadır, senin kızkardeşin sayılır. Halanla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o babanın yakın akrabasıdır. Teyzenle cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o annenin yakın akrabasıdır. Amcanın namusuna dokunmayacaksın. Karısına yaklaşmayacaksın, çünkü o senin yengendir. Gelininle cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü oğlunun karısıdır. Onunla ilişki kurmayacaksın. Kardeşinin karısıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o kardeşinin namusudur. Bir kadının hem kendisiyle, hem kızıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Kadının kızının ya da oğlunun kızıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü onlar kadının yakın akrabasıdır. Onlara yaklaşmak alçaklıktır. Karın yaşadığı sürece onun kızkardeşini kuma olarak almayacak ve onunla cinsel ilişki kurmayacaksın. 'Âdet gördüğü için kirli sayılan bir kadınla cinsel ilişki kurmayacaksın. Komşunun karısıyla cinsel ilişki kurarak kendini kirletmeyeceksin. (Tevrat , Levililer: 18:6-20)
Bunda var mı?
Misal:3
Kur’an’ı Kerim’de bahsedilen nasara/hristiyanlar hangi mezhebtenden di?
Veya Doğu kilisesi mi? Batı kilisesi mi?
Bugünkü batı hristiyanlığıyla farkı var mı?
Not:
Hararetli bir tartışmadan sonra “Protestan kilise görevlisine” Süryani,keldani, nasturi lerin “salât”ını sormuştum. Sizde niye yok diye?.Tatmin edici bir cevab alamamıştım. Giderken kilisede asılı “on emri” gösterip biz bu şekilde inanıyoruz siz neden on emre uymuyorsunuz diye çıkışmıştım.
Ali kardeşim,
“Bana yöneltiğin soruları cevablamak bundan sonra sana düşüyor.”
Bununla ilgili başka bir yazımda bir iki örnek daha vermiştim.
Ben usulümde/metodumda tutarlı olmaya çalışıyorum
Cehd bizden tevfik O'ndan
Hepinizi Allah(a.c)'a emanet ediyorum
__________________ Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
|
Yukarı dön |
|
|
baybora Ayrıldı
Katılma Tarihi: 06 eylul 2007 Yer: Turkiye Gönderilenler: 547
|
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
|
|
|
Selam,
1. "Şekilsel Salât" olarak yorumladığım ayetler şunlardır;
5:6, 58, 2:238, 4:43,101,103, 11:114, 17:78, 24:58, 62: 9,10
2. "Kitab Halkından"
3. "Müslüman" gelenektende buna şahidlerim vardır.
Selam ve Dua ile,
rıdvan
__________________ Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
|
Yukarı dön |
|
|
baybora Ayrıldı
Katılma Tarihi: 06 eylul 2007 Yer: Turkiye Gönderilenler: 547
|
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
|
|
|
Selam,
İkame ve salât:
Kur’ân-ı Kerîm’de salât’ ibadeti “ekım” şeklinde müfred emir sîgasıyla veya “ekîmû” şeklinde cemi sîgasıyla emredilir. “فصلي ”, “ولا تصل ” “فليصلوا ”[1] şeklinde de kullanım sözkonusudur. Kur’ân’da ikâme emriyle, salât ile birlikte dört şey daha istenir. Bunlar:
a) “Ekîmû’s-Salâte”[2], “Ekımi’s-salâte”[3],
b) “Ekîmû vücûheküm”[4], “Ekım vecheke”[5],
c) “Ekîmû’d-dîn”[6],
d) “Ekîmû’l-vezne bi’l-kıst”[7],
e) “Ekîmû’ş-şehâdete lillâhi”[8] .
Bunlar diğer âyetlerde ‘kvm’ kökünün farklı türevleri ile emredilir veya ifâde edilir. Meselâ, “ed-dînu’l-kayyım”, “vezinû bi’l-kıstâsi’l-müstakîm”, “vellezînehüm bişehâdetihim kâimûn” şeklindedirler. Kur’ân-ı Kerîm’de “Salât, adâlet[9], ölçü-tartı[10], şâhitlik[11], Allâh’ın emirleri[12]” gibi hususların yerine getirilmesi ile ilgili olarak geçen âyetlerde genellikle “ekâme” fiili kullanılmaktadır. Bu kelime: “Bir şeyin hakkını vermek ve şartlarına riâyet ederek doğru bir şekilde yapmak”[13] anlamındadır. Kur’ân’da bu kelime elli yerde “salât” ibâdetiyle birlikte geçmektedir.
Selam ve dua ile,
[1] 87: 15, 9: 84, 4: 102
[9] 3: 18, 4: 127, 57: 27.
[11] 5: 8, 40: 51, 65: 2, 70: 33.
[12] 2: 229, 230, 5: 66, 68.
__________________ Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
|
Yukarı dön |
|
|
baybora Ayrıldı
Katılma Tarihi: 06 eylul 2007 Yer: Turkiye Gönderilenler: 547
|
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
|
|
|
Bilinen mescid:
“Ve kadayna ila beni israile fil kitabi le tufsidunnefil erdi merrateyni ve le ta'lunne uluvven kebîra.
Fe iza cae va'du ulahuma beasna aleykum ibadel lena uli be'sin şedidin fe casu hilaled diyar, ve kane va'dem mef'ûla.
Summe radedna lekumul kerrate aleyhim ve emdednakum bi emvaliv ve benine ve cealnakum eksera nefîra.
İn ahsentum ahsentum li enfusikum ve in ese'tum feleha, fe iza cae va'dul ahirati li yesuu vucuhekum ve li yedhulul mescide kema dehaluhu evvele merrativ ve liyutebbiru ma alev tetbîra” (17:4-7)
Ayetteki “el-meSCide” bilinen mescid; Beyt el-Mukaddes, Bet Ha-Mikdaş, Kudüs tapınağı, Süleyman Mabedi, Süleyman Tapınağı ismiyle anılır. Müslümanlar tarafından Kur’an’ı Kerim sonrası Mescid’i Aksa ismiyle bilinir.
Selam ve dua ile,
__________________ Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, ve fakat Tanrı'nın inanacağı adam olmak zor!
|
Yukarı dön |
|
|
ibrahimim Uzman Uye
Katılma Tarihi: 17 ekim 2006 Yer: Turkiye Gönderilenler: 506
|
Gönderen: 30 kasim 2019 Saat 00:16 | Kayıtlı IP
|
|
|
Aliaksoy Yazdı:
Üçüncü Mesele; İbrahimim kardeş tarafından dile getirilen "tevatür" meselesidir.
Bildiğim kadarı ile mütevatir, meşhur olmuş, herkesçe bilinen şey demektir. |
|
|
Mütevatir: Toplumların uygulaya geldiği, yâda büyük bir topluluğun bir hadiseye şahit olup değişik kanallardan, yalan ittifakı kuma imkânı olmayan kendilerinden sonra gelenlere aktardıklarıdır.
Mütevatire iki örnek:
1-) Kur’an bize kadar bu kanalla (bir taraftan hafızları hiç eksik olmamış, bir taraftan da kayıt altına alınarak) gelmiştir.
2-) 700. yüzyıl da gelen resulün adı Muhammed, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali adında arkadaşları vardı ve bunlar sırasıyla kendinden sonra halifelik yaptılar. İkisi (Ömer ve Ali) salâtı ikame ederken (namazda) arkadan vurularak öldürüldüler.
Aliaksoy Yazdı:
Şimdi; soru şudur: Bu gün namaz kılan şafiler kıldıkları namazın şeklini tevatürden mi öğrendiler yoksa hükümden / içtihattan mı?
Sanırım cevap bellidir: Hükümden / içtihattan. Şafi mezhebinin imamları ne hüküm verdilerse onlar ona tabi oldular. Bunun tevatürle hiç bir alakası yok. Tevatür olsa olsa, Şafi mezhebinin imamları için söz konusu olabilir.
Peki; Şafilerin kıldığı namazın şekli tevatürden öğrenilmiş ise, Malikilerin yahut Şia'nın kıldığı namazın şekli nereden öğrenilmiştir ? Onlar da mı tevatürden ?
Bu nasıl bir meşhurluktur ki, farklı mezheplerde farklı farklı tezahür etmiş. (Şeklin aslı ve teferruatı gibi bir ayrım, söz kalabalığından ibarettir. Hiç kimse ibadet hususunda neyin asıl neyin teferruat olduğunu takdir yetkisine sahip değildir. ) |
|
|
Şii-alevi ve sunni-vahabi ve bunların içerisinde ne kadar mezhep varsa say namazın değişmezleri (gusletme, abdest alma, kıbleye yönelme, kıyam, kıraat, rükû, secde) vardır tevatür yönü budur zaten, diğeri mezheplerin süslemeleri!
Gerisi İsrailoğullarının "Bizim için Rabbine du'â et, onun ne olduğunu bize açıklasın." "Bizim için Rabbine du'â et, renginin nasıl olduğunu açıklasın." "Bizim için Rabbine du'â et, onun nasıl bir şey olduğunu bize açıklasın. Zira o inek bize (başka ineklere) benzer geldi. Ama Allâh dilerse mutlaka (emredileni yapmağa) yol buluruz." Demesi gibi… biz de gusletme, abdest alma, kıbleye yönelme, kıyam, kıraat, rükû, secde vb.. şeyler Kur’an’da açıklanmamış diyerek mazeret aramış olmayalım Allah korusun…
Aliaksoy Yazdı:
Kardeşlerim; "Tevatür" dediğiniz şeyi inanç ve uygulamanızda delil / esas edinmeden önce bizim tevatür diye tanımladığımız ama sosyal psikoloji bilminin davranış ve tutum olarak adlandırdığı hususları iyiden iyiye irdeleyiniz.
Din gibi insanların fobilerine de hitap eden bir hususta, otorite (din adamları) ile çoğunluğun etkisi altında oluşan, sorgulanamaz ilan edilen ve bu suretle nesilden nesile aktarılan, yıllandıkça oturaklaşıp belirginleşen tutumlar nasıl olur da dinde delil olur ? |
|
|
Fir'avn âilesinden imanını gizleyen mü'min bir adam (şöyle) dedi: "Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o size Rabbinizden kanıtlar getirmiştir. Eğer yalancı ise yalanı kendi zararınadır. Ve eğer doğru söylüyorsa, size va'dettiklerinin bir kısmı başınıza gelir. Şüphesiz Allâh aşırı giden, yalancı kimseyi doğru yola iletmez." (MÜ'MİN/28)
Kentin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: "Ey kavmim, elçilere uyun." dedi. "Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar." (YÂSÎN/20,21)
Yukarıdaki ayetlerde de olduğu gibi geleneğin içerisinden gelen yenilikçi gelenek hep ola gelmiştir, geleneğin ne tamamen hepsi yanlış, nede tamamen doğrudur…
Allah iyiliğinizi versin, öyle bir tablo çizmişsiniz ki sanki bizler bütün bir geleneği “aldık kabul ettik” dedik… O zaman nasıl oluyor da bu gelenekçilerle kavgamız bitmiyo? Bizler atalarımıza uymayız Rabbimizden gelene/doğruya uyarız, bu doğru bize nereden gelirse gelsin, bazen doğrular atalarımız üzerinden de gelebilir, bizim buna uymamız atalarımızdan geldiği için değil, hak olduğuna inandığımız içindir…
Ben tamamen atalarıma (Allâh'ın indirdiğine uymadıkları sürece) uymam; Onlara: "Allâh'ın indirdiğine uyun!" dense, "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz(yol)a uyarız!" derler. Peki ama, ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna uyacaklar)?
(BAKARA/170)
Ben tamamen atalarımı (herhangi bir şeyi Allah'a ortak koşmadıkları müddetçe) reddetmem; "Atalarım İbrâhim, İshak ve Ya'kûb'un dinine uydum. Bizim, herhangi bir şeyi Allah'a ortak koşmağa hakkımız yoktur. Bu (tevhid), bize ve bütün insanlara Allâh'ın bir lutfudur, ama insanların çoğu şükretmezler." (YÛSUF/38)
Aliaksoy Yazdı:
Eğer "Olur, hem de bal gibi olur" derseniz aşağıdaki soruları da cevaplamak icab eder:
1) Müşriklerin inançlarının temeli "tevatür" değilse ne idi ? Allah aynı eylem sebebi ile onları kınarken sizi ödüllendirir mi ?
2) Hıristiyanların inançları / ibadet şekilleri "tevatür" den başka hangi şekille biliniyor ? Örneğin vaftiz uygulaması...
Madem bu "tevatür" bu denli güvenilir bir kaynaktır, nasıl oldu da milyonlarca Hırıstiyana, "Allah'ın evlat edindiği" inancını aşılayabildi ?
Diyebilir misiniz ki; "Hayır, bu evlat edinme inancı tevatürün değil, yazılı eserlerin işidir."
Hayır, diyemezsiniz. Çünkü buna karşı ; "Bu sırada tevatür ne iş yapıyordu ?" sorusuna verilebilecek hiç bir makul yanıt yoktur.
Muhabbetlerimle... |
|
|
Kur’an nazil olduğu dönemde o toplum İbrahim’i geleneği yaşadığını iddia ediyordu tıpkı bugün Muhammed’i geleneği yaşadığını iddia ettikleri gibi… Bugün nasıl ki salatı ikameyle ilgili sorunlar (huşu-hudu, nitelik, niçin yapılıyor la ilgili bilinçsizlik, rekat sayısını artırarak yıldırmak, önüne ve arkasına yeni vakitler eklemek vs…) varsa…
O zamanda vardı ve Kur’an onların (namaz kılıyor fakat yetimi itip kakıyor, yoksulu ve miskini doyurmaya teşvik etmiyor, bunların namazı dalga geçer gibi ıslık çalmak el çırpmak olarak tasvir edilmiş kınanmış ve) bozulan tarafları düzeltmeye gidilmiştir (temizlik, huşu-hudu, bilinçlilik, istikrar, sadece Allah’a yönelmek ve ondan istemek vb…)
Miladi 700. Yıldan önce insanlar tevatür taşıyacak (sayısal çoğunluğun olmayışı, kültürel gelişim yetersizliği, insanlığın tekâmül derecesi, dünya coğrafyasında iletişim yetersizliği, medeniyetlerin bir biriyle tanışmıyor olmaları ve keşiflerin/buluşların az olması vs… gibi muhtemel nedenlerden dolayı) kabiliyette değillerdi, öyle olsaydı o dönemdeki inen kitaplar bozulmadan bizlere kadar gelirdi… O zaman Kur’an öncesi tevatürden söz etmek yâda örnek vermek afakî olurdu…
Selam ve dua ile,
__________________ Ey inananlar, Allah'tan korkarsanız O size iyi ile kötüyü ayırdedici bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allâh büyük lutuf sâhibidir
|
Yukarı dön |
|
|
|
|