ANA SAYFA

      1. KİTAP BÖLÜM 1

      1. KİTAP BÖLÜM 2

      1. KİTAP BÖLÜM 3

      1. KİTAP BÖLÜM 4

       1. KİTAP BÖLÜM 5

       1. KİTAP BÖLÜM 6

       1. KİTAP BÖLÜM 7

       1. KİTAP BÖLÜM 8

       1. KİTAP BÖLÜM 9 

       1. KİTAP BÖLÜM 10

        1. KİTAP BÖLÜM 11

        1.KİTAP BÖLÜM 12    

        1.KİTAP BÖLÜM 13

        1. KİTAP BÖLÜM 14

        1. KİTAP BÖLÜM 15

        1. KİTAP BÖLÜM 16

        1.KİTAP BÖLÜM 17

        1. KİTAP BÖLÜM 18

        1. KİTAP BÖLÜM 19 

        1. KİTAP BÖLÜM 20  

       1. KİTAP BÖLÜM 21  

       1. KİTAP BÖLÜM 22  

      1. KİTAP BÖLÜM 23 

      1. KİTAP BÖLÜM 24 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

         

            KÜTÜB-İ
          SİTTE'NİN

        
ELEŞTİRİSİ
               VE
     KUR'AN'A ARZI


         Fereç Hüdür

     KUR'AN ARAŞTIRMALARI

                                         

 

 



BÖLÜM 13


371- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissâlatu vesselâm)’a zemzemden sundum ayakta olduğu halde içti.” (K.S. 2241 C.8 S.104 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Eşribe 16, Hacc 76; Müslim, Eşribe 120,(2027); Tirmizi, Eşribe 12,(1883); Nesâi, Hacc 165, (5,237) )

372- İbnu Ömer (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: “Biz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde yürürken yer, ayakta iken içerdik.” (K.S. 2243 C.8 S.104 Akçağ, alıntıları: Tirmizi, Eşribe 11,(1881); İbnu Mâce, Et’ime 25,(3301). )

373- Kebşetu’l-Ensâri (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanıma gelmişti. (Duvarda) asılı olan bir kırbanın ağzından ayakta su içti. Ben hemen kırbaya gidip ağzını kestim.” (K.S. 2247 C.8 S.107 Akçağ, alıntıları: Tirmizi, Eşribe 18,(1893); İbnu Mâce, Eşribe 21,(3423). )

Bu rivayetlerle, ayakta yemek yenebileceğini, su v.s. İçilebileceğini tahdis ettiler. Bu rivayetlerine rağmen, insanları bu konuda da şaşkın hale sokmak için şu rivayeti uydurdular.

374- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:
“Sizden kimse sakın ayakta içmesin. Kim unutarak içerse hemen kussun.” (K.S. 2246 C.8 S.106 Akçağ, alıntısı: Müslim, Eşribe 116, (2026). )

375-........... Peygamber’in zevcesi Ümmü Seleme’den (o şöyle demiştir): Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: “Gümüş kaptan bir şey içen kişi var ya, muhakkak o kişi karnına ancak (curp curp diye) cehennem ateşini göndermektedir”. (Buhâri, Kitâbu’l-Eşribe H.57 C.12 S.5678 Bâb 27 Ötüken 1988. )

Bu rivayetlerinde gümüş kaptan bir şey içen kimsenin cehenneme gideceğini rivayet ettiler. Buna rağmen şu rivayeti de tahdis ettiler:

376-.............. Enes ibn Mâlik(R)’ten: Peygamber (S)’in su bardağı kırıldı, akabinde kırık yerine gümüşten bir bardak edindi dediğini tahdis etti.
Râvi Âsım el-Ahvel: Ben bu kadehi gördüm ve (teberruken içine su koyup) ondan su içtim, demiştir. (Buhâri, Kitâbu’l-Humus H.18 C.6 S.2895 Bâb 5 Ötüken 1987.)
 
İki rivayet çelişkili olduğu gibi, gümüş bardaktan bir şey için cehenneme gider deyip, Peygamber gümüş bardaktan içerdi demekle peygambere saldırıda bulundukları açıktır.

377- Ebi Katâde oda babasından naklen: “Peygamber kabın içine solumaktan nehiy buyurmuştur.” (Müslim C.9 121/ 329 Sönmez Neşriyat A.Ş. )

378- Enes’den naklen: “Rasûlullah, kabın içine üç defa solurmuş.” (Müslim, C.9 122/330 Sönmez Neşriyat. )

379- Enes şöyle demiş: Resûlullah içtiği şeyin içine üç defa solar ve: “Bu daha kandırıcı, daha sâlim ve afiyetlidir.” buyururdu.
Enes: “İşte bende içilen şeyin içine üç defa soluyorum.” demiş. (Müslim, C.9 123/330 Sönmez Neşriyat )

Birinci rivayetle, diğer iki rivayetin çelişkili oldukları açıktır. Birincisinde kabın içine solunmaz derken, diğerlerinde solunabileceği rivayet edilmiştir.

380- Hz. Ebû Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hamr şu iki ağaçtandır: Hurma ve asma.” (K.S. 2275 C.8 S.137 Akçağ 1989, alıntıları: Müslim,Eşribe 13,(1985); Tirmizi, Eşribe 8,(1876); Ebû Dâvûd Eşribe 4,(3678); Nesâi, Eşribe 19,(8,294). )

381- en-Nu’mân İbnu Beşir (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Üzümden hamr yapılır, hurmadan hamr yapılır, baldan hamr yapılır, buğdaydan hamr yapılır, arpadan hamr yapılır. Ben sizi bütün sarhoş edicilerden yasaklıyorum.” (K.S. 2274 C.8 S.137 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvûd, Eşribe 4, (3676); Tirmizi, Eşribe 8,(1873). )

Birinci rivayette hamr(şarap)ın, Hurma ve Asmadan olduğu belirtilmişken. İkinci rivayette baldan v.s. Gibi şeylerden de hamr yapılabileceğinin tahdis edilmesi bir çelişkidir.

382- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ): “Kim Allah’ın haram kıldığını haram kılmaktan hoşlanırsa nebiz’i haram kılsın” dedi.
Bir rivâyette, Kays İbnu Vehb ona:Benim bir küpcüğüm var içerisine şıra koyuyor, şıra kaynayıp durulunca içiyorum” dedi. (İbnu Abbâs) cevaben: “Bu söylediğin şey ne zamandan beri içeceğini teşkil etmekte?” diye sordu. Kays: “Yirmi yıldan beri” deyince, İbnu Abbâs:
 “Öyleyse uzun zamandır, damarların su ihtiyacını pislikten gördü” dedi. (K.S.2279 C.8 S.144 Akçağ, alıntısı: Nesâi, Eşribe 48,(8,322-323). )

383- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Biz, Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) için kuru üzümden nebiz kurardık, içerisine hurma atardık.” (K.S. 2288 C.8 S.149 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvûd, Eşribe 8,(3707. )

Birinci rivayette, nebiz’in haram olduğu rivayet edilmişken, diğer rivayette içilebileceğinin, yani haram olmadığının belirtilmesi bir çelişkidir.

384- Ebû Dâvud’un rivayetinde şöyle gelmiştir: “Hz. Câbir radıyallahu anh der ki: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâma sırtlandan sordum. Bana:
“O, av(hayvanı)dır, ihramlı avlanacak olursa koç da aynı hükme dâhil edilir. (K.S. 3908 C.11 S.150 Akçağ, alıntıları: Tirmizi, Et’ime 4,(1792); Ebû Dâvud, Et’ime 32,(3801); Nesâi, Sayd 27,(7,200). )

385- Abdurrahman İbnu Ebi Ammâr rahimehullah anlatıyor: “Hz. Câbir radıyallahu anh’a: “Sırtlan avmıdır?” diye sordum. “Evet!” dedi. Ben tekrar: “Etini yiyeyim mi?” dedim. “Evet!” dedi.
“Bu cevap Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmdan mıdır?” dedim.” “Evet!” dedi.” (K.S. 3907 C.11 S.150 Akçağ, alıntısı: Tirmizi. )

386- Huzeym İbn Cez’i radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâma sırtlan hakkında (eti helâl mi?)” diye sordum.
“Sırtlanı yiyen biri de var mı?” dedi. Bunun üzerine kurdun etinin yenmesini sordum.
“Kendisinde hayır olup da kurdu yiyen biri var mı?” diye cevap verdi.” (K.S. 3909 C.11 S.151 Akçağ, alıntısı: Tirmizi, Et’ime 4, (1739). )

Birinci ve ikinci rivayetlerde, sırtlan etinin yenebileceği belirtilmişken. Üçüncü rivayette yenemeyeceğinin belirtilmesi bir çelişkidir.

387- İbnu Ebi Evfa radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile beraber (altı veya yedi sefer) gazveye çıkmıştık. Gazve esnasında Aleyhissalâtu vesselâmla birlikte çekirge yedik.” (K.S. 3912 C.11 S.153 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Sayd 13;
 Müslim, Sayd 52,(1952); Tirmizi Et’ime 22,(1822,1823); Ebû Dâvud, Et’ime 35,(3812); Nesâi, Sayd 37,(7,210). )

388- Selman radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâma çekirgeler sorulmuştu:
“Onlar, Allah’ın en kalabalık ordularıdır. Onu ne yerim ne de haram kılarım” buyurdular.” (K.S. 3913 C.11 S.154 Akçağ, alıntıları Ebû Dâvud, Et’ime 35,(3813); İbnu Mace, Sayd 9,(3219). )

Birinci rivayette, Resûlullah ın çekirge yediği rivayet edilmişken. İkinci rivayette yemediğinin belirtilmesi açık bir çelişkidir. Diğer bir hususta çekirgelerin, Allah’ın en kalabalık ordusu olduğunun iddia edilmesidir, daha öncede belirttiğim gibi, Kur’an’a göre, Allah’ın ordularını, Allah’tan başkası bilmez, hal böyle olunca, kullarca bilinemeyenin hangisinin en kalabalık olduğu yine hiçbir kul tarafından bilinemez. Bu hususta Kur’an’dan mealen:

- Biz cehennemin bekçilerini hep melekler yaptık. Onların sayısını da inkar edenler için bir imtihan kıldık ki kendilerine Kitâb verilmiş olanlar iyice inansın, inanananların imanını arttırsın. Kitâb verilmiş olanlar ve inananlar şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlar ve kafirler de: “Allah bu misalle ne demek istedi?” desinler. Böylece Allah, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola iletir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insanlara bir tebliğdir. 74/31

Bu itibarla, uydurmuş oldukları rivayetlerin aslı yoktur.

389- Esmâ Bintû Ebi Bekr radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Biz, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm zamanında bir at kestik. O zaman Medine’de idik. Hepimiz onu yedik.” (K.S. 3915 C.11 S.155 Akçağ, alıntıları: Buhari, Sayd 24,27; Müslim, Sayd 36,(1942); Nesâi, Dahâya 33,(7,231). )

390- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Heyber(in fethi) zamanında at ve vahşi eşek(eti) yedik. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ehli eşek(etin)i yasakladı ve ata müsaade etti.” (K.S. 3916 C.11 S.156 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvud, Et’ime 26,(3788); Nesâi, Sayd 32, (7,205); Tirmizi, Et’ime 5,(1794). )

391- Hâlid İbnu’l-Velid radıyallahu anh anlatıyor:” Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, at ve eşek etini yemeyi yasakladı.” (K.S. 3939 C.11 S.179 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvud ve Nesai, ilgisi aşağıdaki rivayet. )

392- Ebû Dâvud’un bir diğer rivayetinde şöyle denir. “Heyber fethi sırasında gazvede, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile birlikte bende (Hâlid İbnu’-Velid) vardım. Bir grup Yahudi, Aleyhissalâtu vesselâma gelerek, askerlerin ahırlarına hücum ederek (mallarını yağmaladıklarından) şikâyet ettiler. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, bunun üzerine (müslümanlara yönelerek): “(Olamaz!) anlaşma yapılan kimselerin malı onların izni olmadan helâl değildir. Ayrıca size ehli eşekler ve onların atları, katırları, vahşi hayvanlardan her bir kesici dişi olan, kuşlardan da her bir pençeleri olan haramdır!” buyurdular.” (K.S. 3940 C.11 S.179 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvud, Et’ime 26,3790), 33,(3806); Nesâi, Sayd 30,(7,202). )

Birinci ve ikinci rivayetlerde at etlerinin yenebileceği ve Hayber(in fethi) zamanında at eti yenmesini peygamberin yasaklamadığı rivayet edilmişken. Yine, Hayber’in fethi konu edilerek, buna rağmen üçüncü ve dördüncü rivayetlerde, Hayber(in fethi) zamanında at etinin yenmesinin yasaklandığının belirtilmesi bir çelişkidir.

393-............ Peygamberin zevcesi Ümmü Seleme’nin oğlu olan Umer ibn Ebi Seleme (R) şöyle demiştir: Bir gün Rasûlullah (S)’in berâberinde bir yemek yedim ve yemek tabağının her tarafından yemeğe başladım. Bunun üzerine Rasûlullah (S) bana:
- “Sana yakın olan yerden ye!” buyurdu. (Buhâri, Kitâbu’l-Etime H.4 C.12 S.5479 Bâb 1 Ötüken 1988. )

394-............ Enes ibn Mâlik (R) şöyle diyordu: Bir terzi, hazırladığı bir yemeğe Rasûlullah’ı davet etti.
Enes dedi ki: Ben de Rasûlullah (S)’ın berâberinde gittim. (Terzi, ekmek ile kabak ve kuru et parçaları bulunan çorba takdim etti.) Yemek sırasında ben Rasûlullah’ın tabağın etrafında kabakları araştırırken gördüm.
Yine Enes: Artık o günden itibâren ben kabağı sevmekten ayrılmadım, dedi. (Buhâri, Kitâbu’l-Et’ime H.6 S.5484 C.12 Bâb.3 Ötüken )

Birinci rivayette yemek yerken kişinin önünden yemesi gerektiği rivayet edilmişken, ikinci rivayette bizzat Peygamberin yemek yerken, tabağın her tarafını araştırdığının rivayet edilmesi bir çelişkidir.
 
Rivayetin, birden çok kişinin aynı tabaktan yemek yemesi olayıyla ilgili olarak uydurulduğu düşünüldüğünde, peygamberi bir nevi açgözlülükle de suçladıklarını görmek mümkündür.

395- İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Biriniz yemek yeyince, yalamadıkça veya yalatmadıkça elini (mendille) silmesin.” (K.S. 3885 C.11 S.114 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Et’ime 52; Müslim, Eşribe 129,(2031); Ebû Dâvud, Et’ime 52,(3847). )

396- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, parmakların ve kapların yalanmasını emretti ve dedi ki: “Siz bereketin, yemeğinizin hangi (parça)sında olduğunu bilemezsiniz. Öyleyse, birinizin lokması düşecek olursa onu alıp, bulaşan ezâyı temizlesin, sakın şeytana terk etmesin. Parmaklarını yalamadıkça elini mendille de silmesin. Zira o, taâmınızın hangisinde bereket bulunduğunu bilemez.” (K.S. 3886 C.11 S.114 Akçağ, alıntıları: Müslim, Eşribe 136,(2034); Tirmizi, Et’ime 11,(1803). )

Yukarıdaki rivayetlerde görüldüğü gibi, yemek bitiminde kapların yalanması gibi ilginç adetler önermişlerdir. Eğer bu önerilerinde yemek artığının zayi olmaması kastediliyorsa, yemek artığı saklana bilir, kırıntılardan diğer canlılar istifade ettirilebilir. Kaldı ki amaçlarının bu olmadığı, yer düşen lokmanın temizlenerek yenmesi gerektiğini rivayet etmelerinden anlaşılmaktadır. Zira bu o kadar kolay bir iş olmadığı gibi, sağlık için tehlikede arz eder. Yağlı veya tatlı ihtiva eden bir lokmanın toza toprağa bulanması halinde temizlemek çok zor olduğu gibi bu adet edinilmesi halinde çocuklar da bunu alıştırılacak ve onların temizleme işine ne derece özen gösterecekleri şüphelidir, düşen lokma bir tarafa düşülen yerde önemlidir, lokmalar her zaman temiz mermer üzerine düşmez, bazen pis yerler üzerine de düşer o zaman önerdikleri temizlik işi nasıl yapılabilir.

Bu itibarla bu rivayetlerinin aslı yoktur.

397- Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Yaş hurmayı kuru hurmayla birlikte yiyin. Eski hurmayı yeni hurmayla beraber yiyin. Zira şeytan (böyle yapmanıza) kızar ve: “Ademoğlu, eskiyi yeni ile beraber yiyecek kadar (hayatta) kaldı” der.” (K.S. 6981 C.17 S.421 Akçağ, alıntısı: İbni Mace 3330. )
 
Uydurmuş oldukları bu rivayetle, şeytanın neden hoşlandığını ve neden kızdığını konusunda insanları saptırmayı amaçlamışlardır. Zira, eğer insanlar şeytanla mücadelelerinde bu tür şeyleri ölçü kabul edecek olurlarsa, iyiyi ve kötüyü değerlendirmeleri de yanlış olacaktır. Böylece şeytanın esas amacı olan saptırma olayı meydana gelmiş olur. Yaş ve kuru hurmayı birlikte veya ayrı ayrı yemenin hiçbir dini yönü olmadığı gibi. Adem oğlunun uzun veya kısa yaşaması da şeytanın ilgilendiği bir konuda değildir, şeytanı ilgilendiren şey, kendisine taraf olunup olunmamasıdır, şeytanı kızdıran şey kendisine taraf olunmayıp, karşı olma olayıdır. Yoksa, şeytanı kızdıracağım diye, yaş hurma, kuru hurma davasına girişen kimse, şeytanı kızdırma yerine ancak aptal olarak telakki edilir.

Bu itibarla uydurdukları rivayetin aslı yoktur:

398- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Kim sarımsak veya soğan yerse bizden uzak dursun -veya mescidimizden uzak dursun- evinde otursun.”

Bazen Resûlullah aleyhissalâtu vesselâma içerisinde yeşil sebzeler bulunan tencere getirilirdi de onda koku bulunur ve (ne olduğunu) sorardı. Kendisine sebze nev’inden ne olduğu haber verilince, tencereyi, beraberindeki arkadaşlarından birin göstererek ona vermelerini söylerdi. Aleyhissalâtu vesselâm, onun yemekten çekindiğini görünce:
“Sen bana bakma, ye! Zira ben senin gibi değilim, senin konuşmadığın (meleklerle) konuşuyorum” derdi.” (K.S. 3926 C.11 S.166 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Et’ime 49, Salât 160, İ’tisâm 24; Müslim, Mesâcid 73,(564); Ebû Dâvud, Et’ime 41,(3822); Tirmizi, Et’ime 13,(1807); Nesâi, Mesâcid 16(2,43). )

399- Ebu Ziyâd Hıyâr İbnu Seleme anlatıyor: “Hz. Aişe radıyallahu Anhâya soğan hususunda sordum. Şu cevabı verdi: “Resulullah aleyhissalâtu vesselâmın en son yediği yemekte soğan vardı.” (K.S. 3928 C.11 S.167 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvud, Et’ime 41,(3829). )

Birinci rivayette, peygamberin soğan ve sarımsak yemediği ve bu yiyeceklerden hoşlanmadığı, hatta meleklerle muhatap olduğundan bu yiyeceklerden yemesinin söz konusu olamayacağı tahdis edilmişken, ikinci rivayette, yediği son yemeğine kadar soğan yediğinin tahdis edilmesi bir çelişkidir.
 
400-........... Câbir ibn Abdillah (R): Rasûlullah (S) Hayber günü evcil eşeklerin etlerinden nehy ette, at etleri(ni yemek) hakkında ruhsat verdi, demiştir. (Buhâri, Kitâbu’l Meğâzi H.240 C.8 S.3937 Ötüken 1987. )

Daha öncede belirttiğim gibi, çelişkili de olsa at etlerinin yenebileceğini, keza ehli eşek etlerinin yenemeyeceğini, başka bir ifadeyle, evcil olmayan eşek etlerinin yenebileceğini bir çok rivayette iddia ettiler. Hal bu ki, Kur’an’da belirtildiğine göre, atlar, katırlar ve eşekler binilmek (taşımacılık) ve süs içindirler. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

- Binmeniz ve süsü için atları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyler yaratmaktadır. 15/8

Bu itibarla, uydurmuş oldukları rivayetlerin aslı yoktur. Zaten amaçları da yiyecekler konusunda yenmesi haram ve helal olanları belirtmek olmayıp, kargaşa çıkarmak suretiyle insanları bu konuda şaşkınlığa sürüklemektir. Onların rivayetleri esas alınırsa, insan rahat
bir şekilde su bile içemez. Zira bir taraftan ayakta su içilebileceğini söylerken, bir taraftan da ayakta su içilmesi halinde hemen kusmanın gerekli olduğunu söylerler. Yalın bir konu olan su konusunda bu şekilde konuşabildikten sonra, bu gün bile insanlar tarafından çeşit olarak sayısı bilinemeyen hayvanlar konusunda neler iddia etmezler. Örneğin: Tavuk ve v.s. Hakkında bir taraftan yenebileceğini söylerlerken, diğer taraftan bu hayvanlar pislik yiyiyor, peygamber bunların yenmesini yasaklamıştır demekten çekinmezler. Fakat işin aslında, yiyecek olarak müslümanlara layık gördükleri ancak böceklerdir. Zira tahdis ettikleri bir rivayette bütün böceklerin yenebileceğini iddia etmişlerdir. Bu konuda yaptıkları tahdis örnekleri şöyledir:

401- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm öldürülmek için hedef ittihaz edilmiş (ve mücesseme denilen) hayvanın yenilmesini, pislik yiyen (ve cellâle dene) hayvanın yenilmesini, sütünün içilmesini ve su tuluğunun ağzından su içilmesini yasakladı.” (K.S. 3918 C.11 S.157 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvud, Et’ime 25,(3786); Tirmizi, Et’ime 24,(1826); Nesâi, Dahâya 44,(7,240). )

402- Zehdem İbnu Mudrib anlatıyor: “Ebu Mûsa radıyallahu anh’a bir tavuk getirilmişti. Cemaatten birisi ayrıldı. (Ebu Mûsa): “Neyin var? diye sordu. Adam:
 “Ben onu (pis şeyler yerken gördüm ve tiksindim ve yememeye yemin ettim” cevabını verdi. Bunun üzerine Ebu Mûsa:
“Yanaş ve ye! Zira ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmı (cellâleyi) yerken gördüm” dedi ve adama yemini için kefarette bulunmasını emretti.” (K.s. 3919 C.11 S.157-158 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Zebâih 26, Humus 15, Meğazi 74, 78, Eymân 1, 4, 18, Kefâret 9,10,Tevhid 56, Müslim,Eymân 9,(1649); Nesâi, Sayd 33,(7,206). )

403- Hilkâm İbnu Telib rahimehullah babasından naklediyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmla arkadaşlık yaptım, yeryüzündeki haşerelerden herhangi birini haram ettiğini hiç işitmedim.” (K.S.3920 C.11 S.159 Akçağ, alıntısı:Ebû Dâvud, Et’ime 30, (3798). )

Görüldüğü gibi, bütün haşerelerin yenilebileceğini iddia etmektedirler.


 SAÇ, SAKAL, ELBİSELER VE SÜSLENME KONULARINDA UYDURDUKLARI RİVAYET ÖRNEKLERİ

404- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Yahudiler ve Hıristiyanlar (saçlarını ) boyamazlar. Siz onlara muhâlefet edin.” (K.S.2111 C.7 S.483 Akçağ 1988, alıntısı: Buhâri, Libâs 67, Enbiya 50; Müslim, Libâs 80, (2103); Ebû Dâvud, Tereccül 18,(4203); Nesâi, Zinet 14,(8,137); Tirmizi, Libâs 20,(1752). )

Bu hadis Tirmizi’de “(Saçınızdaki) aklıkların rengini değiştirin, Yahudilere benzemeyin!” şeklinde gelmiştir.

405- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Ehl-i Kitap, saçlarını alınlarına döküyorlardı, müşrikler de ayırıyorlardı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (vahiyle) emir gelmeyen hususlarda Ehl-i Kitab’a muvafakatı severdi. Saçını alnı üzerine o da serbest bıraktı. Sonra (ortadan) ayırarak (sağ ve sola) tarardı.” (K.S. 2131 C.7 S.507-508 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Libâs 70; Müslim, Fedâil 90, (2336); Ebû Dâvud, Tereccül 10,(4188); Nesâi, Zinet 62,(8,164). )

Birinci rivayette Peygamberin, Yahudi ve Hıristiyanlara muhalefet edilmesi gerektiğini söylediğinin iddia edilmesi ile, ikinci rivayette vahiy gelmeyen hususlarda, Ehl-i Kitab’a muvafakati severdi demeleri bir çelişkidir.
 
406- Yahya İbnu Said’in anlattığına göre, Said İbnu’l-Müseyyeb (rahimehullah)’ten şunu işitmiştir: “Hz. İbrahim (aleyhisselam), misafir ağırlayan ilk kimse idi. Keza o ilk sünnet olan kimseydi. Bıyığını kesenlerin ilki, saçında aklık görünenlerin ilki de o idi. Ak saçları görünce: “Ya Rabbi bu nedir?” diye sormuş; Rabbi de: “Bu vakardır ey İbrahim!” demiş. O da “Rabbim! Öyleyse vakarımı artır!” diyerek duada bulunmuştur.” (K.S. 2151 C.7 S.533 Akçağ, alıntısı: Muvatta, Sifatu’n-Nebi 4,(2,922), ayrıca, Beyan Yayınları, Muvatta C.4 S.281 H.4, ek kaynak izahı:Sahihayn’da Zühri-Said b.el-Museyyeb- Ebû Hureyre yoluyla yer alır; Buhâri, Libas, 77/63; Müslim, Taharet 2/16, no:49. )

407- Hz. Enes radıyallahu anh’ın anlattığına göre, “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâmın saçında ki aklardan sorulunca (Enes) şöyle cevap vermiştir:
“Allah O’ nu beyazla çirkinleştirmemiştir.”
Bir rivayette de şöyle demiştir: “O, kişinin başında ve sakalında bulunan beyazları yolmasını mekruh addederdi. Beyaz kıl (onda nâdirdi ve sadece) alt dudağında, şakaklarında ve başında bir
nebzecik vardı” derdi.” (K.S. 5539 C.15 S.361 Akçağ, alıntısı: Müslim, Fezâil 104,105 (2341). )

Birinci rivayette, saçların beyazlaşmasını vakar olarak tanımlamalarına rağmen, ikinci rivayette çirkinliktir demeleri bir çelişkidir.

408- Hz. İbnu Ömer (radıyallahu anh )’den rivâyete göre, sakalını sufre denen sarı boya ile boyar ve derdi ki: “Ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı gördüm, sakalını bununla boyamıştı, en çok sevdiği boya da bu idi. Bununla elbisesini boyadığı da olurdu.” (K.S. 2113 C.7 S.487 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvud, Libâs 18,(4064), Tereccül 19,(4210); Nesâi, Zinet 17,(8,140). )

409- İbnu Amr İbni’l-As radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm üzerimde sarıya boyanmış iki giysi görmüştü. Derhal:
“Bunu giymeni annen mi sana emretti?” diye sordu. Ben: Bunları yıkayayım mı, ey Allah’ın Resulü” dedim.
“Hatta yak onları!” buyurdular.”
Bir rivayette: “Bu, kâfirlerin kıyâfetidir, sakın bunları giyme!” buyurdular” denmiştir. (K.S. 5281 C.15 S.75 Akçağ,  alıntıları: Müslim, Libas 27,(2077); Ebû Dâvud, Libâs 20,(4066,4067,4068); Nesâi, Zinet 96,(8,203,204). )

Birinci rivayette, peygamberin elbisesini sarıya boyadığını rivayet etmelerine rağmen, ikinci rivayette sarı elbise giyilemeyeceğini ve bunu kafirlerin kıyafeti olduğunu rivayet etmeleri hem bir çelişki, hem de peygambere yöneltilmiş bir saygısızlıktır. Ayrıca birinci rivayette peygamberin sakalını sarıya boyadığını rivayet etmişken, ona çelişik olarak şu rivayeti de tahdis ettiler:

410- Hz. Enes radıyallahu anh’a: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm saç ve sakalını boyadı mı?” diye sorulmuştu, şu cevabı verdi: “Aleyhissalâtu vesselâm, sakalının ön kısmında, on yedi veya yirmi tel kadar bir aklık görmüştür (bunlar için boya olur mu!) diye cevap verdi.” (K.S. 7080 C.17 S.468 Akçağ, alıntısı: İbn-i Maca 3655.)

 Görüldüğü gibi bahsi geçen rivayetle bu rivayet çelişkilidir.

411- Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Ebu Kuhâfe, Fetih günü Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a getirilmişti. Saçları köpük gibi bembeyazdı. Aleyhissalâtu vesselâm: “Bunu hanımlarından birine götürün(de bunun saç ve sakalının rengini) değiştirsin. Fakat siyah(a
boyamak)tan da kaçınınız” buyurdular.” (K.S. 7078 C.17 S.17 S.467 Akçağ, alıntısı: İbn-n Mace 3624. )

412- Süheybü’l-Hayr radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “(Ağaran saç ve sakallarınızı boyamada) kullandığınız en iyi boya şüphesiz şu siyahtır. (Çünkü siyah boya kadınlarınızı size daha çok rağbet ettiricidir, düşmanınızın içinde de hakkınızda daha çok korku doğurucudur.” (K.S. 7079 C.17 S.468 Akçağ, alıntısı: İbn-i Mace 3625. )

Birinci rivayette beyazlanmış olan saçların siyaha boyanmaması bunun dışında bir boyayla boyanması gerektiğini rivayet etmişken. Tahdis ettikleri diğer bir rivayetle, saçları boyamak için en iyi boyanın siyah boya olduğunu rivayet etmeleri bir çelişkidir.

413- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Saçlarına kına yakmış bir adam gelmişti. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Bu ne güzel!” buyurup takdir etti. (Az sonra) kına ve ketem ile boyamış biri geldi.
“Bu evvelkinden de güzel!” buyurdu. Sonra (saçlarını) sarıya boyamış biri daha gelmişti ki:  “Bu öbüründen de güzel!” buyurdu.” (K.S. 2112 C.7 S.485 Akçağ, alıntıları:Ebû Dâvud,Tereccül 19,(4211); İbnu Mâce, Libâs 34,(3627).)

414- Kerime Bintu Hümâm anlatıyor: “Bir kadın, Hz. Aişe’ye kına yakma hususunda sormuştu, şu cevabı aldı:
“Bunda bir beis yok (kına yakılabilir). Ancak ben bundan hoşlanmam. Çünkü sevdiğim (aleyhissalâtu vesselâm), onun kokusunu sevmezdi.” (K.S. 3114 C.7 S.488 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvud, Tereccül 4,(4164); Nesâi, Zinet 19,(3,142). )

Birinci rivayette kına yakmak övülmüşken, ikinci rivayette koku yönünden kötülenmesi bir çelişkidir. Diğer bir hususta, Aişe’nin kına yakmamış olduğu, dolayısıyla kına yakmanın dini açıdan bir mecburiyet olmadığı hususudur. Buna rağmen tahdis ettikleri başka rivayetlerde, kadınlar için kına yakmanın mecburi olduğunu, hatta eline kına yakmayan kadından biat alınamayacağını iddia etmişlerdir, şöyle ki:

415- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Bir kadın, perde gerisinden Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a eliyle bir mektup uzattı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) elini derhal geri çekip:
“Ne bileyim, bu el kadın eli midir, erkek eli midir?” buyurdu. Kadıncağız:
“Kadın elidir! deyince Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm).
“Sen kadın olsaydın, tırnaklarının rengini değiştirirdin” bununla kına yakmayı kastetmişti.” (K.S.2115 C.7 S.488 Akçağ,alıntıları: Ebû Dâvud, Tereccül 4,(4166); Nesâi, Zinet 18,(8,142). )

416-Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Hint Bintu Utbe, Hz. Peygamber’e:
“Ey Allah’ın Resûlü, bana biat ver!” diye talepte bulunmuştu. Kendisine:
“Hayır, şu ellerini değiştirmedikçe senden biat almayacağım.ellerin tıpkı vahşi hayvanların ayağı gibi!” cevabını verdi.” (K.S. 2116 C.7 S.489 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvud, Tereccül 4,(4165). )

Görüldüğü gibi tahdis etmiş oldukları rivayetler birbirleriyle çelişkilidir.

417- Hilâl İbnu Âmir babasından naklediyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı Mina’da halka hitap ederken gördüm. Sırtında kırmızı bir bürde vardı ve katırının üstünde idi. Hz. Ali radıyallahu anh da önüne durmuş, Aleyhissalâtu vesselâm’ın söylediklerini tekrarlıyordu.” (K.S. 5276 C.15 S.71 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvud, libas 21,(4076). )

418- Hz. Bera radıyallahu anh anlatıyor:“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm orta boylu idi. Ben onu kızıl bir hulle içerisinde gördüm. Ben aleyhissalâtu vesselâmdan daha güzel bir şeyi hiç görmedim.” (K.S. 5277 C.15 S.73 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Libas 35, Menâkıp 23; Müslim, Fezâil 91,(2337); Ebû Dâvud, Libas 21,(4072); Tirmizi, Libas 4,(1724); Nesâi, Zinet 94,(8,203). )

Bu iki rivayette, peygamberin kırmızı elbise giydiğini rivayet etmişlerdir. Dolayısıyla kırmızı elbise giymenin dinen bir mahzuru olmadığını vurgulamış olmaktadırlar. Buna rağmen şu hadisleri de karşıt olarak rivayet etmişlerdir:

419- İbnu Amr İbni’l-As radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Üzerinde kırmızı renkli iki giyecek bulunan bir adam geldi ve Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a selam verdi. Ama aleyhissalâtu vesselâm adamın selamını almadı.” (K.S. 5278 C.15 S.72 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvud, Libâs 20,(4069); Tirmizi, Edeb 45,(2808). )

420- Beni Esed’den bir kadın anlatıyor: “Bir gün, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın zevcelerinden Zeyneb’in yanında idim ve kızıl toprakla onun elbiselerini boyuyorduk. Biz bu işle meşgulken Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm çıkageldi. Ancak kızıl toprağı görünce geri döndü. Zeynep bu hali görünce, Aleyhissalâtu vesselâm’ın bunu mekruh addettiğini anladı ve derhal elbiselerini yıkadı ve bütün kırmızılığı örttü. Aleyhissalâtu vesselâm geri döndü ve âniden geldi. (Boyadan) hiçbir şey görmeyince içeri girdi.” (K.S. 5279 C.15 S.73 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvud, Libâs 20,(4071). )

Görüldüğü gibi son iki rivayetle, ilk iki rivayet birbirleriyle çelişkilidir. Zaten amaçları kırmızı veya başka rengi konu etmek olmayıp karışıklık çıkarmaktır. İslam dini evrensel bir din olup, bez parçalarının rengiyle uğraşılsın diye inmemiştir. Bilindiği gibi kına kırmızı renk veren bir süslenme boyasıdır. Peygamber, o kadar kırmızıdan nefret ediyor idi ise, o zaman bu rivayetin manası nedir? Şöyle ki:

421- Ebu Eyyub (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “ Kına yakma, koku sürünme, misvak kullanma ve evlenme bütün peygamberlerin tâbi olageldikleri sünnetlerdendir. (K.S. 2161 C.7 S.544 Akçağ, alıntısı: Tirmizi, Nikâh 1, (1080). )

Bu itibarla uydurdukları rivayetlerin aslı yoktur.

422- İbnu Abbâs radıyallahu anhüma diyor ki: “Kişi oturduğu zaman, ayakkabılarını çıkarıp (sol) yanına koyması sünnettir.” (K.S. 5256 C.15 S.58 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvud, Libas 44,(4138), Sâlat 89, (648). )

Kişinin çıkardığı ayakkabılarını, mescide veya evinin içine götürüp yanına koymasının pratik yanı olmadığı gibi, bu şekilde bir davranış ayakkabılarının altı mikroplu olabileceğinden hastalık kapma riskini de beraberinde getirir. Öyle ki kişi, caminin tuvaletinden çıkıyor, aradan birkaç dakika geçmeden ab dest alıp camiye giriyor, altı ıslak olan ayakkabılarını nasıl olurda sünnet diye yanında götürür. Bu itibarla bu rivayetin aslı yoktur.

423- Bireyde (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yanına, parmağında demir yüzük bulunan bir adam uğramıştı. (Yüzüğü görünce): “Niye bazılarının üzerinde ateş
ehlinin süsünü görüyorum!” buyurdu. Adam derhal onu çıkarıp attı. Sonra parmağında sarı renkli (pirinç) yüzük taşıyor olduğu halde geldi. Bu seferde:
“Niye sende putların kokusunu hissediyorum?” dedi. Bilahare adam altın yüzük takmış olarak geldi. Bu sefer de:
“Sende niye cennet ehlinin süsünü görüyorum?” dedi. Bunun üzerine adam:
“Öyleyse yüzüğüm neden olsun?” diye sordu.
“Gümüşten dedi. Ancak ağırlığı bir miskale ulaşmasın.” (K.S. 2095 C.7 S.470 Akçağ, alıntıları: Tirmizi, Libâs 43, (1786); Ebû Dâvud, Hatem 4,(4223); Nesâi, Zinet 47,(8,172). )

424- İbnu Abbas (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir adamın elinde altından bir yüzük gördü. Onu çıkarıp attı ve:
“Biriniz tutup ateşten bir parçayı alıp eline koyuyor!” buyurdu. : “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gidince adama: “Yüzüğünü al (başka sûrette) ondan faydalan” dediler. O: “Hayır! Vallâhi ebediyen almayacağım, onu: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) attı” dedi.” (K.S. 2096 C.7 S.471 Akçağ, alıntısı: Müslim, Libâs 52,(2090). )

425- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor:“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a Habeş kralı Necâşi’den hediyeler geldi. İçerisinde Habeşi kaşlı bir de altın yüzük vardı. Resûlullah onu bir çöple veya tiksinerek bir parmağıyla aldı. Kızı Zeyneb’in kızı Ümâme Bintu Ebi’l-Âs’ı çağırıp: “Yavrucağım al şunu, takın!” dedi.” (K.S. 2097 C.7 S.472 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvud, Hâtem 8,(4235). )

Bu rivayetlerinde, erkeklerin altın yüzük takamayacağını fakat kadınların altın yüzük takmalarında, dolayısıyla altın zinet eşyası kullanmalarında bir mahzur olmadığını tahdis etmişlerdir. Dikkat edilirse, birinci rivayette erkeklerin altın yüzük takamayacaklarına gerekçe olarak, altının cennet ehlinin süs eşyası olduğunu göstermişlerdir. Fakat gümüş yüzük takmakta bir mahzur görmemişlerdir. Bu ise bir çelişkidir, zira gümüşte cennet ehlinin kullandığı bir ziynet eşyasıdır. O zaman, iddiaları doğrultusunda gümüşten yüzük v.s.ninde yasak olması gerekirdi. Diğer bir hususta cennet süsü kullanmak erkeklere yasaksa, kadınlara serbest olmasının
mantığı nedir? Bu hususta ki çelişkileri bundan ibarette değil, işlerine geldiği zaman, Peygamberin altın yüzük taktığını tahdis ettikleri gibi, işlerine geldiği zamanda, altının zinet olarak kadınlar tarafından kullanılmasının yasak olduğunu da tahdis etmişlerdir. Bu hususlarla ilgili olarak rivayetlerinden örneklerle, bir ayet mealini yazacak olursak, şöyle ki:

- (Cennet ehlinin) üstlerinde yeşil ipekten ince ve kalın giysiler var. Gümüşten bilezikler takınmışlardır. Rab’leri, onlara tertemiz bir içki içirmiştir. 76/21

Görüldüğü gibi gümüşte cennet ehlinin ziynet eşyalarındandır. Bu hususta yapmış oldukları iddiaları çelişkilidir.

426- Sa’id İbnu’l-Müseyyeb anlatıyor: “Hz. Ömer Süheyb (radıyallahu anhümâ)’e “Niye parmağında altın yüzük görüyorum ?” dedi. Beriki: “Onu senden daha hayırlı olan da gördü, ama ayıplamadı” deyince, Hz. Ömer:
“O da kimmiş?” dedi. Süheyb: “Resûlullah!” cevabını verdi.” (K.S. 2098 C.7 S.472 Akçağ, alıntısı: Nesâi, zinet 42, (8,164,165). )
 
427-.......... Abdullah ibn Umer (R), Nâfi’e şöyle tahdis etmiştir: Peygamber (S) evvelâ altından bir mühür yaptırdı. Bunu takındığı zamân yazılı kaşını avucunun içine alırdı. Peygamber’in elinde altın yüzük gören insanlar da altından yüzükler yaptırdılar. Bunun üzerine Peygamber minbere çıktı da hamd ve senâ etti ve akabinde:
-”Ben bu altından mühür yüzüğü yaptırmıştım. Fakat ben onu bundan sonra takmayacağım” buyurdu da, parmağından onu çıkarıp attı.
Bunun üzerine insanlar da altın yüzüklerini ellerinden çıkarıp kırdılar.
Râvi Cüveyriye: Ben Nâfi’nin “Yüzüğü sağ eline takardı” dediğini kuvvetle sanıyorum, demiştir. (Buhari, Kitâbu’l-Libâs H.93 C.13 S.5915 Bab 53 Ötüken. )

Demek ki, insanlar kendilerine altın yüzükler yaptırmasalardı, Peygamber altın yüzük takmaya devam edecekti. Peygamberin kullanmakta mahzur görmediği altın yüzüğü, insanlar da kullanıyorlar diyerek kullanmaktan vazgeçtiğini tahdis etmeleri bir çelişkidir.

428- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir kadın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm’a gelerek sordu:
“İki altın bilezik hakkında ne dersiniz, (takayım mı?)”
“Ateşten iki bileziktir, (takmayın!)” diye cevap verdi. Kadın devamla:
“Pekalâ altın gerdanlığa (ne dersiniz?) diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâmdan yine:
“Ateşten bir gerdanlık!” cevabını aldı. O, yine sordu:
“Bir çift altın küpeye ne dersiniz?”
“Ateşten bir çift küpe!”
Kadında bir çift altın bilezik vardı. Onları çıkarıp attı ve:
“(Ey Allah’ın Resûlü), kadın kocası için süslenmezse onun yanında kıymeti düşer” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) :
“Sizden birine, gümüş küpeler takınmasından, bunları za’feren veya abir ile sarartmasından kimse engel olmaz!” cevabını verdi. (K.S. 2104 C.7 S.475-476 Akçağ, alıntısı: Nesâi, Zinet 39,(8,159). )

425.no.lu örnekte, Peygamberin Zeyneb’in kızı Ümame Bintu Ebi’l-Âs’a takması için altın yüzük verdiğini tahdis etmişlerdi. Ayrıca yine tahdis ettikleri başka rivayetlerde, ipek ve altının erkekler tarafından ziynet olarak kullanılmasının haram olduğunu, fakat kadınlara ise helal olduğunu iddia etmelerine rağmen. Dünya da ipeği, ahirette nasibi olmayanların giydiğini tahdis etmişlerdir. Şöyle ki:

429- Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir miktar ipek alıp sağ avucuna koydu, bir miktar da altın alıp sol avucuna koydu, sonra da:
“Şu iki şey ümmetimin erkek kısmına haramdır!” buyurdu.”
(K.S. 5286 C.15 S.80 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvud, Libâs 14,(4057); Nesâi, Zinet 40,(8,160).

Tirmizi ve Nesâi’de Ebû Mûsa’dan gelen diğer bir rivayette: “Ümmetimin erkeklerine, ipek elbise ve altın haram kılındı, kadınlarına helal kılındı” buyrulmuştur.

430- İbnu Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:  “Dünyada ipeği, ahrette nasibi olmayanlar giyer.” (K.S. 5287 C.15 S.80 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Libâs 25; Müslim, Libâs 6,(2068); Nesâi, Zinet 91,(8,201). )

Bu duruma göre, ipek kadınlar için helaldir diye tahdis etmelerine rağmen, giyen kimselerin cennete gitmeyeceğinin, dolayısıyla
cehenneme gideceğinin tahdis edilmesi bir çelişkidir. Zira bir şey hem helal olacak hem de işlenmesinden dolayı, işleyen kimsenin cehenneme gideceğini iddia etmek mümkün değildir.

Diğer bir hususta, ziynet ve güzel rızkların müminlere haram kılınmamış olduğudur. Bu konuda, Kur’an’dan mealen:

- De ki: Allah’ın, kulları için çıkardığı (yarattığı) süsü ve güzel rızkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) müminlerindir. Kıyâmet günüde ise yalnız müminlerindir. İşte, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz. 7/32

Görüldüğü gibi, evvelce haram olmuş olup ta, sonradan helal edilmiş olsalardı, Allah, bunları haram eden kimdir diye sormazdı ve bu öyle bir sorudur ki, ziynetleri ve güzel rızkları müminlere haram etmeye kalkışacak olanlara bir tehditte oluşturmaktadır. Buna rağmen şu rivayeti uydurmuşlardır:
 
431- Resûlullah’a atfen: “Altın ve gümüş kaptan su içmeyin! Çünkü bu dünyada onların (kafir ve müşriklerin); âhirette, kıyamet gününde ise sizindir.” buyurdu. (Müslim, C.9 H. 4/410 Sönmez Neşriyat. )

432-............ Abdurrahmân ibn Ebi Leylâ şöyle demiştir: Huzeyfe Medâin şehrinde idi, içmek için su istedi. Onu Dihkaan yâni oranın büyük bir adamı gümüşten bir kap içinde su getirdi. Huzeyfe bardağı alıp sâhibine fırlattı. Ve:
-Ben bunu ona ilk defa atmadım. Şu kadar ki, ben onu gümüş bardakla su vermekten nehyetmiştim, fakat o bundan vazgeçmedi. Rasûlullah (S): “Altın, gümüş, ipek, dibâc; bunlar dünyâda onlara âid zinet, âhirette ise sizindir” buyurdu, dedi. (Buhâri, Kitâbu’l-Libâs H.49 C.13 S.5882-5883 Bab 25 Ötüken. )

Bu rivayetlerle 7(Araf)32 ayetinin ne kadar ihtilaflı oldukları açıktır. Bu rivayetleri uyduranlar o kadar yüzsüz kimselerdir ki, işlerine geldiği zaman veya ortalığı karıştırmak için bütün bu iddialarına rağmen, şöyle de rivayette bulunmaktan çekinmezler; örneğin:

433- ............ Enes ibn Mâlik(R)’ten: Peygamber(S)’in su bardağı kırıldı, akabinde kırık yerine gümüşten bir bardak edindi dediğini tahdis etti.
Râvi Âsım el-Ahvel: Ben bu kadehi gördüm ve (teberruken içine su koyup) ondan su içtim, demiştir. (Buhâri, Kitâbu’l-Humus 18 C.6 S.2895 Bab 5 Ötüken. )

Vaya şöyle derler:

434- Esma’dan naklen:...... “İşte Resûlullah’ın cübbesi!... Dedi.” Ve bana bir teylesanlar, kisralar (krallar) cübbesi çıkardı. Cübbenin ipekten yaması (deseni) vardı, kenarları diba ile geçilmişti. (Müslim, C.9 H. 10/421 Sönmez Neşriyat. )

Bu rivayetlere göre, Peygamber kralların giydiği atlas ve ipekten cübbe giymiş, gümüş bardakla su içmiş. Bu da evvelki rivayetlerle çelişkili olduğu gibi, Peygamberin giyeceği hakkında bu rivayetlerle çelişkili olarak şu rivayetleri uydurmuşlardır:

435- Aişe’den naklen: Aişe bize Yemen’de yapılan kalın bir çarşafla mülebbede (keçe) dedikleri cinsten bir kilim çıkardı ve  Resûlullah şu iki elbisenin içinde vefat etti, diye Allah’a yemin verdi. (Müslim, C.9 H. 34/438 Sönmez Neşriyat. )

436- Ebû Bürde İbnu Ebi Mûsa el-Eş’âri anlatıyor: “Hz. Aişe radıyallahu anhâ’nın yanına girdim. Bana yamalı bir giysi ve kaba bir izar çıkardı ve Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şu iki(parça)nın içinde vefat etti!: dedi.” (K.S. 5297 C.15 S.87 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Humus 5, Libâs 19; Müslim, Libâs 35,(2080); Ebû Dâvud, Libâs 8,(4036); Tirmizi, Libas 10,(1733). )

437- İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: “Harûriyye (denen Hâriciler) çıktığı zaman Hz. Ali radıyallahu anh’ın yanına geldim. Bana:
“Şu adamlara bir uğra!” dedi. Ben de mevcut Yemen hullelerinin en güzelini giydim.”
Ebu Zümeyl der ki: “İbnu Abbâs radıyallahu anhüma yakışıklı ve gür sesli biriydi.” İbnu Abbâs der ki:
“Harurilerin yanına vardım. Bana:
“Hoş geldin ey İbnu Abbâs! bu takımın da ne? dediler. Ben:
“Beni ayıplıyor musunuz? Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm üzerinde mümkün olan en güzel elbiseyi gördüm! dedim.” (K.S. 5272 C.15 S.68-69 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvud, libâs 8,(4037). )

Bütün bu rivayetlerin bir birleriyle çelişkili oldukları açıktır.

438- Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a siyah bir bürde (hırka) yaptım, bunu giydi içinde terlediği
zaman ondan yün kokusu hissetti. Bunun üzerine o hırkayı çıkarıp attı. aleyhissalâtu vesselâm güzel kokudan hoşlanırdı.” (K.S. 5296 C.15 S.87 Akçağ, alıntısı: Ebû Dâvud, Libâs 22,(4074). )

439- İbni Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Hz. Musa aleyhisselâmın Rabbi Teâlâ hazretleriyle konuştuğu gün, üzerinde yünden bir şalvar, yünden bir cübbe, yünden bir kisâ, yünden küçük bir serpuş (takke) vardı. Ayağında da eşek derisinden mamul bir ayakkabı vardı.” (K.S. 5299 C.15 S.89 Akçağ, alıntısı: Tirmizi, Libâs 10,(1734). )

Birinci rivayette, yün elbise kötülenmişken, ikinci rivayette övülmesi bir çelişkidir. Diğer bir hususta, peygamberin yün elbise giymemesine neden olarak güzel kokudan hoşlandığını delil göstermeleridir. Bu duruma göre Musa peygamberin güzel kokudan hoşlanmadığı neticesi çıkmış olur ki; bu Musa Peygambere karşı bir saygısızlıktır.

440- Muhammed İbnu Rükâne, babası radıyallahu anhtan anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Bizimle müşrikler arasındaki fark, kalansuveler üzerindeki sarıklardır.” (K.S. 5233 C.15 S.45 Akçağ, alıntıları: Ebû Dâvud, Libas 24,(4078); Tirmizi, Libâs 47,(1785). )

Bu rivayetle, müslümanların sarık sarmalarının mecburi olduğu vurgulanmak istenmiştir. İslam dini, Cihanşümul bir dindir, tüm insanlığa hitap eder, insanlarınsa kendi milli örflerine ait kıyafetleri olabilir ve bu kıyafetler İslami ahlaka aykırı olmamak şartıyla inançtan çok şahsi zevkler ve iklimle ilgili tercihlerdir. Zira çölde yaşayan bir müslümanla, Kutuplarda yaşayan bir müslümanın aynı kıyafeti giymesi gerektiğini rivayet etmek müslümanları zora sokmak içindir. Bir müslüman, Kur’an’da gösterilen ahlaka aykırı olmamak ve İslam dışılığı sembolize eden, örneğin İslam dışındaki inançların din önderlerinin kıyafeti gibi giymemek şartıyla istediği kıyafeti giyebilir. Bu itibarla uydurmuş oldukları rivayetin aslı yoktur.

441- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bıyıkları kazıyın, sakalları serbest bırakın.” (K.S. 2133 SC.7 S.511 Akçağ, alıntıları: Buhâri, Libâs 64,65; Müslim, Tahâret 53,(259); Ebû Dâvud, Tereccül 16,(4199); Tirmizi, Edeb 18,(2764); Nesâi, Tahâret 15,(1,16). )

442- Abdullah İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sakalından enine ve boyuna alırdı.” (K.S. 2136 C.7 S.514 Akçağ, alıntısı: Tirmizi, Edeb 17,(2763) )

Birinci rivayette, sakalların serbest bırakılması tahdis edilmişken, ikinci rivayette, peygamberin sakalından kısalttığını tahdis etmeleri bir çelişkidir. Diğer bir hususta sakal bırakmanın sünnet olduğunu ve müslümanların muhakkak sakal bırakmalarının gerektiğini iddia etmeleri gerçeklere uymamaktadır. Zira sakal bırakmak Müslümanlara has bir olay değildir. Müslüman olmayan kimselerde sakal bırakmaktadırlar. Bundan dolayı, sakalın müslümanları sembolize ettiği iddia edilemez. Kur’an’da sakal bırakmak mecburi edilmemiştir.

443- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:



 SONRAKİ 14.  BÖLÜM İÇİN ANA SAYFAYA GİT = >  ANA SAYFA